0
"Bırak ne halleri varsa görsünler!" diyemiyorsun. Akıllı olanların, yüceliklere sevdalanmış olanların yaşam mücadelesinin simyası işte burada gizli. "Bırak ne halleri varsa görsünler, akılları başlarına gelsin de, görsünler dünya kaç bucakmış!" diyemiyorlar.
"Merhamet", kimi zaman hiç anlaşılamayacak, kimi zaman da nisbeten nice yürekler yakıp, nice zamanlar eskittikten sonra farkedilebilecek bir sır.
Şeytan da Adem'in yaratılışındaki "merhamet" sırrını göremediği için önce şımardı, sonra da asi olup yüzüstü burnu sürtülenlerden oldu. Sır'ra, hakikate eremediği için aynadaki kendi görüntüsüne aldanıp, Adem'in özüne üflenmiş simyayı göremedi.
Baba çocuklarının daha "iyi" olması için çırpınır durur, çocuk ise inadından ayak diretir, şımardıkça şımarır, "vesveselere" uyar, sonra da güneşten mahrum kalır.
Aklını ve kalbini uyumlu bir şekilde yürüten hikmet sahibi erlerin sürekli karşılaşmak zorunda oldukları çıkmazlardan biri de işte budur. Halden anlamayan, şımarık insanlara içine düştükleri acı durumu anlatamama. Anlatmaya çalıştıkça nefret ve düşmanlığı üzerine çekme çaresizliği.
İşte bu çaresizlik içinde, günlerden bir gün akıllı ve hikmet sahibi bir süvari (hȃkim), ak atı ile Taşkent'in dağlarında gezinti yaparken bir çınar ağacının gölgeliğinde uyumakta olan bir adamın ağzına yılan kaçmakta olduğunu görür ve o adamı kurtarmak için hiç tereddüt etmeden üzerine yürür.
Fakat yılan çoktan adamın karnına girmiştir. Yetişememiştir hȃkim, adamı yılandan kurtarmaya. Bu akıllı süvari hiç birşey söylemeden adamı alır, evire çevire dövmeye başlar, vurdukça uyku sersemliğiyle o adam da kaçmaya başlar, o kaçtıkça ak atlı süvari arkasından kovalar, elindeki kampçı ile vurdukça vurur, üstüne üstelik oracıkta bulunan çürümüş elmalardan da yemesi için zorlar onu. Hem vurur hem de çürümüş elmaları yemesini ister.
Akılsız adam şaşkına dönmüştür, "Beyim, ben sana ne yaptım, bana ne kastın var?" deyip durur. İçinden küfürler savurur, başına gelen bu musibetten beddualar eder durur. Akıllı süvari hiç aldırmadan, yerinde durmaması, deli danalar gibi oradan oraya koşturması için ona kamçılar savurmaya devameder. Bu adam da kamçının acısı ve ak atlı süvarinin korkusuyla yel gibi koşmakta, yüzüstü yere kapanıp düşmekte, toza toprağa bulanmaktaydı.
Eza ve cefadan sonra adamın dermanı kalmamış, çürümüş elmalardan midesi bulanmış, içinde ne varsa dışarı çıkartmaya başlamıştı. Aniden içinden çıkan o kapkara, çirkin ve heybetli yılanı görünce bütün dertlerini unutmuş, ak atlı akıllı süvarinin neden kamçıladığını, oracıkta anlayıvermiş ve ona secdeler ederek şöyle demişti:
"Sen, bir rahmet Cebrailisin, yahut da velinimet Tanrı'sın. Ne kutlu saatmiş ki beni gördün. Ölüydüm, bana yeni bir can bağışladın. Sen, beni analar gibi aramaktayken, ben eşekler gibi senden kaçıyordum. Eşek, sahibinden eşekliği yüzünden kaçar. Halbuki sahibi, iyiliğinden dolayı onun peşine düşer." Mesnevi 2/1896-1899.
İşte aklını ve gönlünü uyumlu bir şekilde kullanan insan sürekli insanların faydasına işler yapmak için çırpınır durur ama insanların çoğu onları anlamaz. Ve anlamadıkları yetmezmiş gibi, düşmanlık da beslerler, ellerinden gelse derisini yüzmek, kökünü kazımak isterler, beddua eder dururlar.
Oysa ileriyi gören akıllı erler, zavallı akılsızların hayatını kurtarmak için kendi hayatlarını bile tehlikeye atarlar, sırf onları bir "Kurt, yahut yırtıcı bir canavar paralamasın diye" çırpınır dururlar.
Şimdi ülkemizin içinde bulunduğu durum da aynı bu şekilde bir hikayeyi anlatmakta. Serin bir ağacın gölgeliğinde uyumuş, yada uyutturulmuş bir yığın insan karnına kaçmış yada kaçırtılmış kara yılanların farkında bile değiller. Uykunun sersemliğinden başlarına nelerin geldiğinden ve geleceğinden de haberleri yok. Bu yüzden de elinde kamçı yardım etmek isteyen ak atlı süvariyi düşman bellemişler, içlerine girmiş zehirli yılanın farkında değiller çünkü hȃlȃ uyku sersemliği içerisindeler.
Hele bir uyansınlar, işte o zaman görecekler içlerindeki zehirli yılanların onlara neler yapacağını. Dua etsinler ki ak atlı süvari hȃlȃ kapçı ile vurmakta.