0
Her cuma namazına gittiğimizde hutbe okunur, günün ve gündemin konusu olan manevi ihtiyaçlar hepimizin anlayabileceği düzeyde kurandan ve hadisten örneklerle anlatılır. Hutbe, vaaz ve sohbet, kültür iklimimizin yüzyıllardır alimlere ve kanaat önderlerine verdiği yetki ve misyon geleneğidir. Dinleyicinin, dindarlık yoğunluğu nispetinde dünyaya bakışını belirleyen, davranışlarını düzenleyen tek olmasa da önemli bir mekanizmadır. Hem kişinin kendine, ailesine ve çevresine karşı, hem de içinde yaşadığı topluma ve dünyaya karşı tutum ve davranışlarının etkili bir belirleyicisidir. Bu mekanizmanın nesiller boyunca bu derece etkili olması bir yandan bir inanç toplumu olmamızdan, diğer yandan din adamlarına duyduğumuz güvenden kaynaklanır.
Yalnızca bizim ülkemizde değil İslam ülkelerinin tamamında dini yok sayarak ya da paranteze alarak yapılacak hiç bir şey gerçekçi olamaz. Ancak, inanç bizi içeriden ne kadar tahkim edip dışa karşı konumlandırsa da en az onun kadar etkili bir başka mekanizma vardır ki kesintisiz işlemeye devam ederek bu defa dışarıdan içe doğru yeniden konum almaya zorlar: yaşam! İnançlarımızı ve sonuçlarını her defasında test ederek hayatta kalmamızı ve dünyanın daha yaşanılabilir bir yer olmasını sağlayan yaşam pratiğidir.
İnsan inanmak isterken yaşam sürekli sınar inançlarımızı. İnanmak sığınacak bir liman bulmaktır. Çünkü insan güven içinde olmak ister, tıpkı annesinin rahminde olduğu gibi. Oysa yaşam inancın doğru olup olmadığını ortaya çıkarmaya çalışır. Çünkü her inanç yaşam pratiği açısından bir varsayımdır. Bu varsayım doğru da olabilir yanlışta olabilir. Örneğin, inancı gereği helvadan mabut yaparak ona tapınan insan, hayatta kalmanın mecburiyeti karşısında taptığı tanrısını yiyince bu inancın(varsayımın) doğru bir inanç olmadığını anlamış oluyor. Demek ki yaşamın kendisi inanmayı anlamanın temeline yerleştiriyor. Önce varsayarız(inanırız) sonra sınayarak tasdik veya red ederiz, yani anlarız. Bu mekanizmanın en tipik işleyişini Kuranda Hz İbrahim kıssasında buluruz. Önce yıldızlara, ay'a ve güneşe yaratıcı olarak inanan ya da onları yaratıcı olarak varsayan Hz İbrahim en son güneş de batıp kaybolduğunda tüm varsayımlarının(inançlarının) yanlış olduğunu anlar.
İnanç, akıl tarafından yaşam pratiği ile sınandıktan sonra artık sınanmadan evvelki inanç değildir, daha güçlü ve doğru bir inançtır. Anlamak inancı güçlendirmiştir. Doğası gereği her inanç bir iddiadır, yani meydan okumadır. İddiasını doğrulayacak aklı arar. Ancak burada yanlışa düşmeyelim, inancın aradığı akıl Alinin, Velinin aklı değil "selim akıl"dır. Selim akıl Ragıp el İsfahani'nin deyişiyle insana Allah tarafından gönderilen ikinci peygamberdir.