Allahü Teâlâ’nın varlığına dair deliller, yalnızca dinî metinlere dayanan naklî deliller değildir. İnsan aklı da, kâinatı doğru bir şekilde değerlendirdiğinde, zorunlu olarak bir Yaratıcının varlığına yönelir. Bu sebeple İslam âlimleri tarih boyunca Allahü Teâlâ’nın varlığını hem vahyin ışığında hem de aklın ortaya koyduğu esaslar çerçevesinde izah etmeye çalışmışlardır.
Allahü Teâlâ’nın varlığına dair bütün deliller, aynı hakikati gösterirler. Kimi deliller kâinatın sonradan yaratılmış olmasına dikkat çekerken, kimileri varlıkların vâcib değil de mümkün oluşundan hareket eder. Bazıları evrendeki eşsiz ölçü, düzen, denge ve sanatı esas alırken, bazıları insanın vicdanına ve yaradılışına yerleştirilmiş olan fıtrî inanç duygusunu merkeze alır. Deliller farklı olsa da ulaşılan sonuç aynıdır: Bu kâinat ezelî değildir, bir başlangıcı vardır. Kendi kendine var olmamıştır, bir yaratıcısı vardır. Sahipsiz değildir, onu ayakta tutan bir sahibi vardır.
İnsan, kâinata dikkatle baktığında, karşılaştığı her hakikat, onu aynı noktaya götürür: Mevcudât, kendi kendisini açıklayamaz. Çünkü açıklama bekleyen bir şey, kendi açıklamasını kendisi yapamaz. Sonradan var olan birşey, kendi varlığının sebebi olamaz. Muhtaç olan bir şey, kendisini ihtiyaçsız kılamaz. Âciz olan bir varlık, kendisine sınırsız güç bahşedemez.
Binaenaleyh en basit olaylarda bile sebepsiz hiçbir şeyi kabul etmeyen insan, söz konusu kâinat olduğunda aynı mantığı asla terk etmemelidir. Bir kitabı gördüğümüzde bir yazar tarafından yazıldığını biliriz. Bir binayı gördüğümüzde onun bir mimar tarafından planlandığını kabul ederiz. Bir makinenin tesadüfen meydana geldiğini iddia eden bir kimseye, akıl ve mantıkla karşı çıkarız. Çünkü sanat, sanatkârı; eser ise müessiri gösterir.
Kâinat ise, insanın meydana getirdiği bütün eserlerden çok daha büyük, çok daha karmaşık ve çok daha mükemmeldir. Öyleyse en basit bir eserin bile ustasız olamayacağını kabul eden akıl, bütün varlık âleminin sahipsiz ve gayesiz olduğunu asla kabul edemez!..
Üstelik kâinattaki nizam, yalnızca başlangıçta kurulmuş bir düzen değildir. Bu düzen yaşamakta ve devam etmektedir. Güneşin doğuşu, kalbin atışı, hücrelerin yenilenmesi, dünyanın dönüşü ve fizik kanunlarının değişmeden işlemesi; varlığın her an bir kudret tarafından idare edildiğini gösterir. Çünkü hiç şaşmadan devam eden bir nizam, kaçınılmaz olarak sınırsız ilim ve kudret sahibi bir iradeyi gerektirir.
İnsan, peşin hüküm ve ön yargılarından sıyrılıp yalnızca aklını konuşturduğunda, şu temel gerçeklerle karşılaşır:
*Her şeyin, bir sebebi vardır.
*Her eserin, bir müessiri vardır.
*Her kanunun, bir şârii vardır.
*Her nizamın, bir nâzımı vardır.
*Her hareketin, bir muharriki vardır.
Bu düsturlar, günlük hayatımızda kabul ettiğimiz en temel aklî gerçeklerdir. Kâinat söz konusu olduğunda da aynı prensiplerin geçerli olması mantkî olarak kaçınılmazdır. Aksi hâlde insan, en basit ve en küçük olaylarda bile kabul ettiği aklî kuralları, varlığın bütünü hakkında inkâr etmiş olur ki bu; kabul edilemez bir çelişkidir.
İnsanlık tarihi boyunca çeşitli felsefî ve ideolojik akımlar, varlığı açıklama konusunda birtakım iddialar ileri sürmüşlerdir. Ancak mesele, varlığın başlangıcına getirildiğinde, cevap bekleyen temel soru değişmez: “Varlık neden vardır? Hiçlik yerine neden bir kâinat ve varlık âlemi mevcuttur?” İşte bu, metafizik soruya, sadece vahy-i ilahî cevap verebilir ve buna verilecek cevap; insanın dünya görüşünü ve hayat anlayışını da ortaya koyar.
Bu sebeple Allahü Teâlânın varlığına ve birliğine inanmak, yalnızca dinî bir tercih değil, aynı zamanda aklın, mevcudât karşısındaki en makul ve en tutarlı cevabıdır. İnsan, kâinatı ne kadar derin bir tefekkürle incelerse; varlığın ardındaki sonsuz ilim, hikmet ve kudreti o kadar açık bir şekilde müşahede eder. Kâinat, dikkatle okunmayı bekleyen büyük bir kitap gibidir; her sayfasında, her paragrafında ve her satırında hatta her cümlesinde Yaratıcısının varlığına, birliğine ve sonsuz ilim ve kudretine işaret eden sayısız deliller taşımaktadır.
(Devamı haftaya…)