Bir takvim yaprağının daha değişmesi, çoğu zaman sıradan bir zaman geçişi olarak görülür. Ancak hicrî yılbaşı, Müslümanlar için bundan çok daha derin mânâlar taşır. Çünkü hicrî takvimin başlangıcı, insanlık tarihinin en büyük dönüm noktalarından birini teşkil eden Hicret-i Nebeviyye hâdisesine dayanır.

İslam’ın ilk yıllarında Müslümanlar Mekke-i mükerremede ağır baskılar, işkenceler, boykotlar ve haksızlıklarla maruz kaldılar. Buna rağmen inançlarından asla taviz vermediler. Nihayet Allahü Teâlâ’nın emriyle Efendimiz aleyhisselam, ashâb-ı kiramıyla beraber, Medine-i münevvereye hicret etti. Daha sonra bu kutlu göç, İslam takviminin başlangıç noktası olarak kabul edildi. İşte önümüzdeki salı günü, İslam takvimine göre yılbaşı olup 1448 yılına girmiş olacağız inşallah.

Yüce Dinimizde hicret edenlerin makamı çok yücedir. Âyet-i kerimelerde buyuruldu ki:

“İman edenler, Allah yolunda hicret edip savaşanlar var ya, işte Allah’ın rahmetini umacaklar onlardır. Allah, çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” (Bakara 218)

“İman edip hicret eden ve mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihâd edenlerle, onlara kucak açıp yardım edenler, işte onlar gerçek müminlerdir. Onlar için bir bağışlanma ve kesintisi olmayan güzel ve bol bir rızık vardır.” (Enfal 74)

“İman edenler, hicret edenler ve mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, Allah yanında pek büyük mertebelere sahiptirler. İşte bunlar kurtuluş ve başarıya erişenlerin ta kendileridir.” (Tevbe 20)

“Zulme maruz kaldıktan sonra Allah yolunda hicret edenleri dünyada mutlaka en güzel bir yere yerleştiririz. Âhirette verilecek mükâfat elbette çok daha büyüktür. Keşke bunu bilselerdi.” (Nahl 41)

Bu mübarek göç, yalnızca coğrafya değiştirmek değil; karanlıktan aydınlığa, baskıdan özgürlüğe, korkudan güvene doğru atılmış büyük bir adımdır. Bugün hicret denildiğinde çoğu zaman akla sadece tarihî bir göç hâdisesi gelir. Halbuki hicret, her çağın ve her insanın hayatında yeniden yaşanabilecek bir gerçekliktir. Çünkü hicret, Allahü Teâlânın rıza-i bârisini her şeyin üzerinde tutabilme azim ve iradesidir. Yanlıştan doğruya, günahtan tevbeye, gafletten yüksek kulluk şuuruna yöneliştir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

“Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah’a ve Resûlü’ne ise, onun hicreti Allah ve Resûlünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlayacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.” (Buhari)

“Muhacir, kötülükleri terk eden; mücahit ise nefsiyle cihad edendir.” (İmam Ahmed)

“Müslüman, elinden ve dilinden Müslümanların selâmette olduğu kimsedir. Muhacir de Allah’ın yasakladığını terk edendir.” (Buhari)

“Tevbe sona ermedikçe hicret de sona ermez. Güneş battığı yerden doğmadıkça da tevbe sona ermez.” (Ebu Davud)

Hepimizin mutlaka gerçekleştirmesi gereken bir hicreti vardır. Mesela kibirden tevazuya hicret etmek zorundayız. Öfkenin karanlığından merhametin aydınlığına yürümeliyiz. Bencillikten fedakârlığa, adaletsizlikten hakkaniyete, umutsuzluktan ümide doğru yol almak da bir hicrettir.

Dilimizin de hicrete ihtiyacı vardır. Yalanı, gıybeti, iftirayı ve kırıcı sözleri terk ederek doğruluğa, kardeşliğe ve güzel söze yönelmek gerçek bir manevî yolculuktur. Zira bazen insanın diliyle yaptığı bir hicret, kilometrelerce yol kat etmekten daha kıymetli olabilir.

Aynı şekilde neslimizi ve geleceğimizi korumak da mühim bir hicrettir. Evet, çocuklarımızı ve gençlerimizi sapkın düşüncelerden, zararlı alışkanlıklardan, yozlaşmadan, dejenere olmaktan, manevî erozyona uğramaktan ve değer aşınmasından korumak, bizim için büyük bir sorumluluktur.

Hicret; aynı zamanda haramlardan helallere yönelmektir. Fâizden, rüşvetten, haksız kazançtan, kul hakkından ve toplumsal huzuru bozan her şeyden uzak durabilmektir. İnsanların güven duyduğu, sözüne itimat ettiği ve davranışlarını örnek aldığı bir şahsiyete sahip olabilmektir.

Yeni bir İslami yıla girerken kendimize şu soruyu mutlaka sormalıyız: Ben nerelerden hicret edip nelere yönelmeliyim? Başka bir deyişle hangi yanlışları bırakıp, hangi güzelliklere koşmalıyım? Zira gerçek değişim, takvim yapraklarının değişmesiyle değil; kalplerin, hal ve hareketlerin değişmesiyle başlar, vesselam…