Geçtiğimiz hafta, “Dinî Tecrübe Delili”ni ele almıştık. Bu hafta ise, “Şuur ve Öznel Tecrübe Delili”ni ele almaya çalışacağız inşâallahü teâlâ.

“Şuur ve Öznel Tecrübe Delili” kısaca şudur: İnsan gören, işiten, hisseden, düşünen, seven veya nefret eden ve bütün bunların farkında olan şuurlu bir varlıktır. Dolayısıyla burada öznel bir deneyim söz konusudur.

Elbette beyindeki değişiklikler insanın algılarını, hafızasını, duygularını ve davranışlarını etkiler. Ancak bu fizikî süreçleri açıklamak mümkün iken, o süreçlerin etkisinin insan tarafından nasıl yaşandığını ve deneyimlendiğini açıklayamıyoruz.

İnsanın çocuklukta sahip olduğu beden ile bugün sahip olduğu beden aynı şey değildir. Evet, artık; görünüşü, düşünceleri ve duyguları büyük ölçüde değişmiştir. Fakat insan, çocukluğundaki bir hatırayı “ben bunu yaşadım,” diyerek sahiplenir. İşte konumuzun odak noktasında bu “ben” vardır.

Üstelik insan, sadece geçmişini hatırlayan bir varlık da değildir. Çünkü o, geleceği de düşünür, karar verir, pişman olur, ümit eder, dua eder, sevgi besler, iyilikten dolayı huzur duyar ve kötülükten vicdanî sıkıntı yaşar.

İşte bu noktada ruh meselesi ortaya çıkmaktadır. Şuur, benlik ve öznel tecrübe gibi insanın en temel iç yaşantılarını yalnızca maddî bedenin özelliklerine indirgemek mümkün değildir. Çünkü insanın bedenle ilişkili fakat bedene indirgenemeyen ruhî bir boyutu vardır.

Peki, ruh nedir ve nereden gelmiştir? İnsan dünyaya gelmeden önce kendi varlığını planlamamış, kendi ruhunu ve bedenini meydana getirmemiştir. Öyle ise bedenin olduğu gibi ruhun da bir var edicisi ve yaratıcısı vardır. İşte insanın şuur ve öznel tecrübesi üzerinden başlayan bu derin düşünce, bizi insan ruhunun varlığına ve ruhun yaratılmışlığından hareketle de; sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi bir yaratıcıya götürmektedir. O yaratıcı da, Allahü Teâlâ’dır. “Şuur ve Öznel Tecrübe Delili”nin mantıkî açılım ve izahı ise şöyledir:

1) İnsan, yalnızca maddî bir bedenden ibaret değildir: İnsanın bedeni gözle görülebilir, ölçülebilir ve fizikî olarak incelenebilir. Fakat insanın varlığı bundan ibaret değildir. Çünkü insan gören, işiten, düşünen, hisseden, isteyen ve bütün bunların farkında olan bir varlıktır. Dolayısıyla insanda, maddî bedenin yanında bir de şuur sahibi bir benlik vardır.

2) Çünkü insan, yaşadığı olayları bir özne olarak tecrübe eder: Mesela insanın sadece kalp ve beyininde birtakım fizikî değişiklikler gerçekleşmez; o aynı zamanda sevinir, üzülür, korkar ve sever. Demek ki insan, bu fizikî süreçlerin yanında birtakım öznel tecrübeler de yaşar.

3) Bu öznel tecrübeler, dışarıdan gözlemlenebilen fizikî olaylardan farklıdır: Bir insanın beyninde meydana gelen elektriksel ve kimyevî faaliyetleri inceleyebiliriz. Fakat o insanın yaşadığı acıyı, sevgiyi, huzuru veya huzursuzluğu, onun yerine tecrübe edemeyiz.

4) İnsan, kendisini zaman içinde aynı “ben” olarak idrak eder: İnsanın bedeni zaman içinde değişir. Çocukluk fotoğrafındaki kişiyle bugün aynadaki kişinin bedeni aynı değildir. Fakat insan ikisini de “ben” olarak kabul eder. Bu durum, insanın yalnızca değişen maddî bedeninden ibaret olmadığını ortaya koyar.

5) Dolayısıyla şuur ve benlik, insanın ruhî bir boyutunun bulunduğunu gösterir:
Evet, insanın dışarıdan gözlemlenebilen bedeninin yanında; acıyı, sevgiyi, düşünceleri ve huzuru deneyimlediği ancak gözlemlenemeyen bir ruhu vardır. Peki, bu ruh, nereden geldi?

6) Ruh, kendi varlığının sebebi olamaz: İnsan, öznel tecrübesinin merkezi olan ruhunu kendisi var etmiş olamaz. Aynı zamanda insan, var olmayı seçerek dünyaya gelmiş de değildir.

7) O hâlde ruhun bir varlık sebebi vardır: Evet, ruhun varlığını açıklamak için, onun dışında etkin ve yetkin bir varlığa ihtiyaç vardır.

8) İşte o yüce Varlık, Allahü Teâlâ’dır: Kısacası insan; bütün yaşadıklarını hissedip tecrübe eden bir ruha sahiptir. Ancak bu ruhun, kendiliğinden var olması mümkün değildir. Yani onun bir yaratıcısı vardır. İşte o yaratıcı, Allahü Teâlâ’dır.

(Devamı haftaya…)