Irak'ta 30 Eylül 2026 yalnızca askerî bir takvimin son günü olmayacak. ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin çekilmesi, 2003'ten bu yana farklı biçimlerde devam eden Amerikan askerî varlığında yeni bir dönemin başlangıcını ifade ediyor. Ancak asıl önemli mesele Amerikan askerlerinin gitmesi değil, arkalarında nasıl bir Irak bırakacaklarıdır. Bağdat yönetimi güvenlik güçlerinin ülkeyi koruyabilecek seviyeye ulaştığını savunuyor. Buna karşılık Erbil'den yükselen ses çok daha ihtiyatlı. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı, Amerikan ve koalisyon güçlerinin herhangi bir hava savunma sistemi bırakmadan çekilmesinin ciddi endişe yarattığını açıkladı.
Bu açıklama sıradan bir güvenlik uyarısı değildir. Erbil, Amerikan askerlerinin çekilmesine itiraz etmek yerine, çekilmenin ardından oluşacak güvenlik düzenini sorguluyor. Peşmerge Bakanlığı özellikle Kürdistan Bölgesi hava sahasının Irak hava sahasının parçası olduğunu hatırlatarak korunmasının federal hükümetin sorumluluğunda bulunduğunu vurguluyor. Diplomatik cümlelerin arkasındaki siyasi gerçek açıktır: Amerikan güvenlik şemsiyesi kapanırken Erbil, bundan sonra kendisini koruyacak asıl adresin Bağdat olduğunu kabul etmek zorunda kalıyor.
Bu, yaklaşık otuz beş yıldır devam eden düzen açısından önemli bir kırılmadır. 1991 Körfez Savaşı sonrasında Irak'ın kuzeyinde oluşan siyasi yapının gelişmesinde Batılı askerî korumanın önemli payı vardı. 2003 sonrasında Washington-Erbil ilişkisi daha da kurumsallaştı. IŞİD'in 2014'te Musul'u ele geçirmesi ise Peşmerge'yi ABD açısından vazgeçilmez kara ortaklarından biri haline getirdi. Şimdi bu ilişkinin güvenlik ayağı yeniden tanımlanıyor.
ERBİL'İN AÇIK GÖĞÜ
Meselenin en kritik tarafı hava savunmasıdır. Amerikan kuvvetlerinin Erbil çevresinde kullandığı Patriot ve C-RAM gibi sistemler öncelikle Amerikan personelini ve üslerini koruyordu; fakat varlıkları doğal olarak bölgedeki savunma kapasitesine de katkı sağlıyordu. Bu sistemlerin çekilmesiyle Erbil açısından ciddi bir açık ortaya çıkıyor.
Peşmerge Bakanlığı, son aylardaki ABD-İran savaşı sırasında Kürdistan Bölgesi'nin binden fazla insansız hava aracı ve balistik füze saldırısına maruz kaldığını ileri sürüyor. Bakanlığa göre bunların bir bölümü sivil alanlara düştü ve can ve mal kayıplarına neden oldu. Bu rakam Peşmerge Bakanlığı'nın kendi açıklamasıdır; ancak sayının tartışmasından bağımsız olarak stratejik gerçek değişmiyor: Irak'ın kuzeyi artık füze ve İHA tehdidinden uzak güvenli bir arka bölge değildir.
Modern savaşın karakteri de değişmiştir. Güçlü kara birliklerine sahip olmak artık tek başına güvenlik sağlamıyor. Balistik füzeler, seyir mühimmatları ve kamikaze İHA'lar yüzlerce kilometre uzaktan kritik altyapıyı, havaalanlarını, enerji tesislerini ve siyasi merkezleri vurabiliyor. Peşmerge'nin önemli bir kara gücü bulunmasına rağmen Erbil'in buna karşı koyabilecek katmanlı bir hava savunma sistemi bulunmaması, çekilmenin en hassas sonuçlarından biridir.
Üstelik Kürdistan Bölgesi egemen bir devlet değildir. Hava sahasının kontrolü ve stratejik savunma sistemlerinin tedariki Bağdat'ın yetki alanıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle Peşmerge Bakanlığı'nın “hava sahasının korunması federal hükümetin sorumluluğundadır” açıklaması aynı zamanda siyasi bir mecburiyetin kabulüdür. Dün Washington'a yöneltilen güvenlik talepleri bundan sonra giderek daha fazla Bağdat'a yöneltilecektir.
BAĞDAT'IN EGEMENLİK SINAVI
Fakat sorunun Erbil'den Bağdat'a aktarılması sorunun çözüldüğü anlamına gelmiyor. Irak'ın önündeki temel mesele asker sayısından veya tank envanterinden çok, devletin bütün silahlı güçler üzerindeki gerçek hâkimiyetidir. Bağdat yönetimi 30 Eylül sonrasında ülkenin güvenliğinin Irak kuvvetleri tarafından sağlanacağını söylüyor. Bunun gerçekleşmesi ise yalnız düzenli ordunun güçlenmesine bağlı değildir.
Irak'ta merkezi hükümetin dışında önemli askerî, siyasi ve ekonomik güce sahip silahlı yapılar bulunuyor. Özellikle İran'la yakın ilişkileri olan bazı grupların devlet otoritesiyle ilişkisi uzun süredir Bağdat'ın en zor meselelerinden biridir. Hükümetin silahın devlet kontrolünde toplanmasına yönelik girişimlerine rağmen bu sürecin kısa zamanda tamamlanabileceğini söylemek kolay değildir.
Irak'ın gerçek egemenlik sınavı tam burada başlayacaktır. Yabancı askerin ülkeden çıkması egemenliğin önemli şartlarından biridir; fakat yeterli değildir. Bir ülkede savaş ve barış kararını merkezi hükümet dışında silahlı aktörler de etkileyebiliyorsa egemenlik sorunu bütünüyle çözülmüş sayılamaz. Dolayısıyla 30 Eylül sonrasında başarının ölçüsü kaç Amerikan askerinin ülkeden ayrıldığı değil, Bağdat'ın silahlı karar mekanizmasını ne ölçüde devlet çatısı altında toplayabildiği olacaktır.
Erbil açısından mesele daha da hassastır. Federal hükümet Kürdistan Bölgesi'nin hava sahasını koruma sorumluluğunu üstlenecekse bunu yerine getirebilecek radar, erken uyarı, füze savunması ve komuta-kontrol kapasitesini de oluşturmak zorundadır. Kâğıt üzerindeki yetki ile sahadaki askerî kabiliyet arasındaki mesafe kapatılmadığı sürece Erbil'in endişesi devam edecektir.
2014 SENDROMU
Irak kamuoyundaki kaygının arkasında 2014'ün ağır hafızası bulunuyor. IŞİD'in Musul'u ele geçirdiği dönemde yaşananlar yalnız askerî yenilgi değildi. Irak güvenlik sisteminin bazı bölgelerde olağanüstü süratle çözülmesi, devlet otoritesinin ne kadar kısa sürede ortadan kalkabileceğini göstermişti. Bu nedenle Amerikan askerlerinin ayrılması aynı soruyu yeniden gündeme getiriyor: Irak ordusu yoğun yabancı hava ve istihbarat desteği olmadan ülkenin güvenliğini sağlayabilecek mi?
Bugünkü Irak'ı 2014 Irak'ıyla aynı görmek doğru olmaz. Irak ordusu, terörle mücadele birimleri ve istihbarat kurumları geçen on iki yılda ciddi operasyon tecrübesi kazandı. IŞİD de artık 2014'teki gibi büyük birliklerle şehirleri ele geçirerek geniş coğrafyaları yönetebilen bir yapı değildir. Bugün daha çok küçük hücreler, kırsal alanlardaki hareketlilik ve fırsat bulduğunda saldırı gerçekleştirme kapasitesi üzerinden varlığını sürdürmektedir.
Fakat örgütün askerî kapasitesinin küçülmesi IŞİD dosyasının siyasi öneminin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Burada gerçek tehditle bu tehdidin uluslararası siyasetteki kullanımını birbirinden ayırmak gerekir.
IŞİD DOSYASININ YENİ İŞLEVİ
IŞİD bugün yalnız bir terör örgütü dosyası değildir; aynı zamanda uluslararası güvenlik politikalarının önemli gerekçelerinden biri olmaya devam ediyor. Washington açısından terörle mücadele, Irak ve Suriye'deki istihbarat ilişkilerinin sürdürülmesine zemin hazırlıyor. Bağdat açısından Amerikan teknolojisine, eğitime ve istihbarata erişim sağlıyor. Bölgesel aktörler açısından ise farklı güvenlik politikalarını meşrulaştırabilecek bir tehdit başlığı oluşturuyor.
Buradan IŞİD tehdidinin tamamen yapay olduğu sonucu çıkarılamaz. Örgütün hücreleri vardır ve uygun şartların oluşması halinde yeniden yapılanma ihtimali bütünüyle göz ardı edilemez. Fakat örgütün sahadaki gerçek kapasitesi ile zaman zaman oluşturulan siyasi algı arasında fark bulunduğunu da görmek gerekir.
Nitekim Amerikan askerlerinin çekilmesi Washington ile Bağdat arasındaki güvenlik ilişkisinin sona ermesi anlamına gelmiyor. İstihbarat paylaşımı, eğitim, silah programları ve ikili askerî ilişkilerin farklı biçimlerde devam etmesi bekleniyor. Yani Amerikan üniforması Irak'tan çekilirken Amerikan güvenlik etkisinin bütün araçları ortadan kalkmıyor.
Bu nedenle yaşanan süreci “Amerika Irak'ı tamamen terk ediyor” şeklinde okumak eksik kalır. Daha doğru tanım, Amerikan varlığının biçim değiştirmesidir. Görünür ve maliyetli askerî mevcudiyet azaltılırken istihbarat, diplomasi, teknoloji ve güvenlik ortaklıkları üzerinden nüfuz devam ettirilebilir.
PEŞMERGE'NİN YENİ KONUMU
Denklemin en hassas siyasi boyutlarından biri Peşmerge'nin geleceğidir. Peşmerge uzun yıllar hem Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin askerî gücü hem de ABD'nin Irak'taki önemli yerel ortaklarından biri oldu. IŞİD döneminde bu ilişki silah, eğitim, lojistik ve istihbarat desteğiyle daha da güçlendi.
Bugün ise farklı bir eğilim ortaya çıkıyor. Peşmerge Bakanlığı'nın son açıklamasında özellikle kendisini “Irak savunma sisteminin bir parçası” olarak tanımlaması dikkat çekicidir. Bakanlık aynı zamanda Irak ordusuyla anayasal ve güvenlik ilişkilerinin bulunduğunu, ortak çalışmaların devam edeceğini söylüyor.
Bu ifadeler gelecekteki yönü göstermesi bakımından önemlidir. Erbil bağımsız bir güvenlik mimarisi istemekten çok Bağdat'ın federal sorumluluklarını hatırlatıyor. Böylece Kürdistan Bölgesi'nin güvenliğinin uluslararası askerî şemsiyeden Irak'ın ortak savunma mimarisine doğru kayması gündeme geliyor.
Tam bu noktada Suriye ile Irak arasında dikkat çekici bir paralellik oluşuyor.
SURİYE İLE PARALELLİK
Suriye'de SDG'nin merkezi devlet yapısına entegrasyonu tartışılırken Irak'ta Peşmerge'nin federal savunma sistemi içerisindeki yerinin daha fazla öne çıkması, Washington'un bölgedeki yerel askerî ortaklarıyla ilişkisini yeniden düzenlediği yorumlarına yol açıyor.
Peşmerge ile SDG'nin aynı yapılar olmadığını özellikle belirtmek gerekir. Peşmerge'nin Irak'ın federal sistemi içerisinde farklı bir hukuki ve tarihsel konumu vardır. Dolayısıyla Suriye'deki modelin Irak'a aynen uygulanacağını söylemek doğru değildir.
Fakat stratejik mantık açısından benzerlik dikkat çekicidir: ABD'nin yerel silahlı ortaklarını süresiz Amerikan askerî koruması altında tutmak yerine, bulundukları ülkelerin merkezi güvenlik sistemleri içerisinde konumlandırmayı tercih etmesi.
Bu yaklaşım kalıcı hale gelirse Ortadoğu'daki Kürt siyaseti açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Çünkü ABD'nin Kürt aktörlerle ilişkisi sona ermese bile ilişkinin niteliği değişmektedir.
KÜRT KARTI DEĞİŞİYOR
Burada “Amerika Kürtleri terk etti” şeklindeki kolay hüküm yerine daha soğukkanlı bir tespit yapmak gerekir: Amerika'nın Kürt kartını kullanma biçimi değişiyor.
Büyük devletlerin dış politikasında ebedi dostluklardan çok süreklilik gösteren çıkarlar vardır. İngiltere'nin Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki Ortadoğu politikası bunun sayısız örneğini barındırır. Londra bölgesel unsurlarla ilişkilerini kendi stratejik ihtiyaçlarına göre kurdu, güçlendirdi veya geri plana itti. Washington'un son otuz beş yıldaki Kürt politikası da benzer şekilde farklı dönemlerden geçti.
1991'de Irak'ın kuzeyindeki şartlar başkaydı. 2003'te Saddam yönetiminin devrilmesi yeni bir denklem oluşturdu. 2014'te IŞİD'in yükselişi Peşmerge'yi Washington açısından son derece değerli bir kara ortağı haline getirdi. Bugün ise IŞİD'in toprak hâkimiyeti sona ermiş, Irak merkezi devleti güçlenmiş ve ABD doğrudan askerî varlığını azaltma kararı almıştır.
Aktörler aynı kalsa bile stratejik ihtiyaç değiştiğinde ilişkinin niteliği de değişir.
Bu nedenle Amerikan askerlerinin Erbil'den ayrılması Kürtlerle bütün ilişkilerin sona ermesi şeklinde değil, ilişkinin askerî koruma modelinden siyasi, ekonomik, istihbari ve kurumsal ortaklık modeline doğru kayması şeklinde okunmalıdır.
Erbil açısından bunun çok önemli bir sonucu vardır: Bir bölgenin güvenlik sistemi başka bir devletin askerlerinin sonsuza kadar orada kalacağı varsayımına dayandırılamaz.
GÜVENLİĞİN ADRESİ
Patriot sistemlerinin çekilmesinin sembolik anlamı da burada ortaya çıkıyor. Mesele yalnız birkaç füze bataryasının taşınması değildir. Amerikan askerî varlığı azalırken yaklaşık otuz beş yıldır Erbil'in güvenlik anlayışında bulunan bir varsayım da zayıflıyor: Büyük bir kriz çıktığında Amerikan askerî şemsiyesi bölgede olacaktır.
Peşmerge Bakanlığı'nın açıklaması yeni gerçeğin diplomatik dille kabulüdür. Kürdistan Bölgesi'nin hava sahası Irak'ın hava sahasıdır ve onu koruması gereken güç Irak devletidir.
Bu durum Bağdat'a önemli bir fırsat da sunuyor. Federal hükümet Erbil'in hava sahasını gerçekten koruyabilir, ortak radar ve erken uyarı sistemleri kurabilir, Peşmerge ile federal ordu arasında işleyen bir komuta ve koordinasyon mekanizması oluşturabilirse askerî bütünleşme siyasi bütünleşmeyi de güçlendirebilir.
Bunun gerçekleştirilememesi ise tersine sonuç doğuracaktır. Erbil güvenliğini sağlamak için yeni dış ortaklar arayabilir; devlet dışı silahlı gruplar güç alanlarını koruyabilir ve Amerikan çekilmesinin ardından oluşan boşluk bölgesel aktörlerin yeni rekabet sahasına dönüşebilir.
Ortadoğu'da boşluk uzun süre boş kalmaz.
30 EYLÜL SONRASI
Bu nedenle Irak'ın önündeki gerçek soru Amerika'nın gidip gitmeyeceği değildir. Amerika askerî varlığını çekiyor. Asıl soru, Amerika'nın bıraktığı alanın kim tarafından ve hangi siyasi düzen içerisinde doldurulacağıdır.
Bağdat'ın önünde tarihi bir fırsat bulunuyor. Yabancı askerî varlığın sona ermesini gerçek devlet egemenliğinin başlangıcına dönüştürebilir. Bunun için Kürdistan Bölgesi'nin hava sahasını koruması, silahlı grupları merkezi otorite altında toplaması, IŞİD hücrelerinin yeniden örgütlenmesini engellemesi ve Peşmerge ile federal ordu arasında işleyen bir güvenlik sistemi oluşturması gerekiyor.
Başarılırsa 30 Eylül bir güvenlik boşluğunun değil, Irak devletinin yeniden merkezileşmesinin tarihi olabilir.
Başarılamazsa Amerikan askerlerinin bıraktığı alanı başka güçler dolduracaktır. İran'a yakın silahlı yapılar, bölgesel aktörler veya yeniden hareketlenmeye çalışan radikal örgütler bu boşluğun farklı parçalarından yararlanabilir.
Peşmerge Bakanlığı'nın açıklamasını bu nedenle yalnız “Erbil hava savunması istiyor” şeklinde okumak yetersizdir. Açıklama aslında çok daha büyük bir dönüşümün işaretidir. Washington Irak'tan tamamen kaybolmuyor; fakat doğrudan askerî koruyucu rolünü azaltıyor. Erbil siyasi varlığını sürdürüyor; ancak güvenliğinin Bağdat'tan bağımsız düşünülemeyeceği yeni bir döneme giriyor. Bağdat ise yıllardır talep ettiği tam egemenliğin beraberinde getirdiği ağır sorumlulukla karşı karşıya kalıyor.
Amerika'nın Kürt aktörlerle ilişkisi bitmiş değildir. Fakat Amerikan askerî şemsiyesinin eski biçimiyle devam etmediği açıktır. Bundan sonraki dönemde Kürtlerin güvenliği Washington'daki askerî kararlardan çok Bağdat-Erbil ilişkisinin niteliğine bağlı olacaktır.
Ve 30 Eylül sonrasındaki Irak'ın asıl sorusu da budur:
Amerika çekildikten sonra Irak, gerçekten Irak tarafından yönetilebilecek mi?