Bağdat Türkiye'ye “Irak'tan çık” demeden önce şu soruya cevap vermeli: PKK'yı, IŞİD'i ve devlet dışı milisleri Irak topraklarından çıkarabilecek misin? Çıkaramıyorsan egemenlik nutku güvenlik boşluğunu kapatmaz.


Türkiye'nin Irak'tan çıkmasının yolu Ankara'yı BM'ye şikâyet etmekten değil, Türkiye'nin Irak'ta bulunmasına yol açan güvenlik şartlarını ortadan kaldırmaktan geçiyor.

Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi, New York'ta büyük cümleler kuruyor. Irak'ta silahın yalnızca devletin elinde bulunacağını söylüyor. Bunu bir tercih değil, zorunluluk ve hatta kendi ifadesiyle bir “onur meselesi” olarak tanımlıyor. Önüne de yeni bir takvim koyuyor: 30 Eylül'den itibaren 90 günlük saldırısızlık dönemi, ardından silahların teslim edilmeye başlanması ve Haziran 2027'ye kadar devlet dışındaki silahlı yapıların tasfiyesi. Kâğıt üzerinde bakıldığında bu, Irak'ın yıllardır beklediği devletleşme hamlesidir. Fakat Irak'ın gerçek güç haritasına baktığınızda önümüzde başka bir tablo vardır. Çünkü Bağdat'ta hükümet olmakla Irak'a hükmetmek aynı şey değildir. Irak'ın temel sorunu da yıllardır tam olarak budur. Başbakanlık makamı vardır, parlamento vardır, ordu vardır, anayasa vardır; fakat devletin yanında ve bazen devletin üzerinde hareket eden silahlı merkezler de vardır. İran bağlantılı milislerin silahsızlandırılması için hazırlanan planın Haziran 2027'ye uzatılmış olması ve önemli milislerin buna Türk ve Amerikan kuvvetlerinin tamamen çekilmesi gibi şartlar bağlaması, devlet otoritesinin karşısındaki direncin hâlâ ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.

BAĞDAT'TA BAŞBAKAN OLMAK, IRAK'A HÜKMETMEK DEĞİL

Ez-Zeydi'nin önündeki mesele aslında basittir: Irak gerçekten devlet olacaksa Bağdat'tan başka hiçbir merkezin Irak topraklarında silahlı veto hakkı bulunamaz. Ne Washington'ın, ne Tahran'ın, ne bir siyasi partinin, ne bir mezhebin, ne de kendisine “direniş” sıfatı veren herhangi bir örgütün. Irak'ın başbakanı kendi ülkesinde bir silahlı gruba “silahını bırak” dediğinde bunun uygulanması için başka bir devletin onayını beklemek zorundaysa ortada egemenlik problemi vardır. Bugün Bağdat'ın karşısındaki temel sınav budur. Kataib Hizbullah, Hareket en-Nuceba ve benzeri İran bağlantılı yapıların silah bırakma meselesini çeşitli şartlara bağlaması, devlet otoritesinin henüz tamamlanmadığını gösteriyor. Dahası, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani'nin Ağustos ayında Bağdat'a giderek silahsızlanma tartışmaları sırasında temaslarda bulunması, bu dosyanın yalnız Irak'ın iç meselesi olmadığını açıkça ortaya koydu. İran'ın milislerin silahsızlandırılmasına karşı çıktığı da bölgesel güvenlik analizlerinde kayda geçirilmiş durumda.

Bu nedenle ez-Zeydi'nin gücü konusunda romantik olmaya gerek yok. Mayıs 2026'da göreve geldiğinde hükümet programıyla birlikte 23 bakan adayından yalnız 14'ü parlamentodan geçmişti. Savunma, İçişleri ve başka kritik bakanlıkların bir kısmının boş kalması yeni hükümetin hangi siyasi dengelerin içerisinde doğduğunu göstermeye yeter. Ez-Zeydi, Şii Koordinasyon Çerçevesi'nin adayı olarak iktidara geldi ve bugün silahsızlandırmaya çalıştığı yapıların siyasi uzantılarıyla aynı Irak siyasi sisteminin içerisinde hareket ediyor. Bu nedenle başbakanın önündeki problem yalnızca birkaç bin silahlı militan değildir. Problem, silahın siyasete, siyasetin bürokrasiye, bürokrasinin ekonomiye ve bütün bunların dış bağlantılara karıştığı onlarca yıllık bir güç sistemidir. Carnegie'nin son değerlendirmesinde de Bağdat'ın 30 Eylül hedefinin fiilen değiştiği, tarihin artık silahsızlanmanın tamamlanacağı gün değil sürecin başlayacağı tarih olarak sunulduğu belirtiliyor. Bu değişiklik bile meselenin ne kadar zor olduğunu anlatmaya yeter.

TAHRAN'A SÖZ GEÇİREMEYEN BAĞDAT, TÜRKİYE'Yİ HEDEF GÖSTERİYOR

Ve tam burada Türkiye dosyası devreye sokuluyor. Bazı İran bağlantılı milisler silahlarını bırakmak için yalnız Amerikan kuvvetlerinin değil, Türk kuvvetlerinin de Irak'tan tamamen çekilmesini şart koşuyor. Bunun yanında Irak'ın gelişmiş hava savunma sistemleri edinmesi ve İran karşıtı İranlı grupların Irak Kürdistan Bölgesi'nden çıkarılması gibi başka şartlar da ileri sürülüyor. Bu taleplerin aynı paketin içine konulması son derece önemlidir. Çünkü silahsızlanma tartışması böylece “Irak devletine bağlı mısınız, değil misiniz?” sorusundan uzaklaştırılıp dış güçler meselesine çevriliyor. Bir silahlı yapı, devlete silah teslim etmek için devletin dış politikasını ve güvenlik politikasını kendi şartlarına bağlayabiliyorsa zaten devlet otoritesinin üzerinde bir pazarlık gücü talep ediyor demektir. Bu yüzden Türkiye'nin Irak'taki varlığının milislerin silahsızlanmasının ön şartı haline getirilmesi Ankara açısından kabul edilebilir bir denklem değildir.

Türkiye'nin Irak'taki güvenlik yaklaşımını belirleyen temel mesele PKK'dır. Ankara onlarca yıldır Kuzey Irak'taki PKK kamplarını, lojistik güzergâhlarını, geçiş bölgelerini ve Türkiye'ye yönelik saldırı kapasitesini ulusal güvenlik tehdidi olarak görüyor. Bu gerçek ortadayken Bağdat'ın Türkiye'ye yalnızca “çekilin” demesi sorunu ortadan kaldırmaz. Çünkü Türkiye açısından soru “Irak hükümeti Türk askerini istiyor mu?” sorusundan önce “Irak hükümeti kendi topraklarından Türkiye'ye yönelen silahlı tehdidi gerçekten ortadan kaldırabiliyor mu?” sorusudur. Eğer Bağdat PKK'nın hareket alanını kapatır, silahlı altyapısını tasfiye eder, sınırları denetler ve aynı bölgelerin başka silahlı örgütlerin kontrolüne geçmesini engellerse güvenlik denklemi doğal olarak değişir. Ama bir güvenlik boşluğunun üzerine yalnızca Irak bayrağı dikmek Türkiye'nin güvenlik kaygısını ortadan kaldırmaz. Devlet egemenliği bayrakla değil, sahadaki gerçek kontrolle ölçülür.

Sincar (Şengal) bunun en açık örneğidir. YBŞ'nin silah bırakması, üyelerinin bir bölümünün bireysel olarak resmî kurumlara alınması ve bölgenin devlet otoritesine bağlanması gerçekten uygulanırsa elbette olumlu bir adımdır. Ancak Ankara açısından mesele yalnız YBŞ değildir. Kandil vardır, Metina vardır, Gara vardır, Hakurk vardır; lojistik ağlar, geçiş güzergâhları ve yıllardır oluşmuş silahlı altyapı vardır. Dolayısıyla Şengal'de bir tabelanın indirilip yerine başka bir tabela asılması “terör sorunu çözüldü” anlamına gelmez. Daha önemlisi, silahlı örgüt mensuplarının kurumsal kimliği korunarak yalnızca resmî üniformaya geçirilmesi gerçek bir silahsızlanma değildir. Ez-Zeydi'nin bazı milisleri örgüt olarak değil, bireyler halinde Haşdi Şabi içerisine entegre etmeyi amaçladığına ilişkin bilgiler de bu nedenle dikkatle izlenmelidir. Analistler, eski yapıların yalnız isim ve üniforma değiştirerek yeni Haşdi Şabi birimleri halinde yaşamaya devam etme riskine özellikle dikkat çekiyor.

Manşet-49

TÜRKİYE'NİN ÇEKİLMESİNİN ŞARTI: PKK BİTECEK, YERİNİ MİLİSLER ALMAYACAK

Irak'ta kurulması gereken yeni güvenlik düzeninin temel ilkesi çok açıktır: PKK da silahsız olacak, IŞİD de geri dönemeyecek, İran bağlantılı milisler de devletin üzerinde silahlı otorite kuramayacak. Bu üç başlıktan yalnız birini seçerek Irak'ta istikrar kurulamaz. IŞİD'e karşı savaşırken İran bağlantılı milislerin sınırsız güç kazanmasına izin vermek nasıl sürdürülebilir bir devlet modeli değilse, PKK'nın varlığını görmezden gelip Türkiye'den sınır güvenliğini Bağdat'ın vaatlerine bırakmasını istemek de gerçekçi değildir. Irak'ın geleceği için gerekli olan şey bir silahlı grubun yerine diğerinin geçmesi değil, bütün silahlı yapıların anayasal devlet otoritesine tabi olmasıdır. Ez-Zeydi de 25 Eylül'deki BM Genel Kurulu konuşmasında karar alma yetkisinin devlet kurumlarında bulunması ve silahların anayasal kurumların elinde tutulması gerektiğini söyledi. Doğru hedef budur. Tartışma hedefte değil, Bağdat'ın bunu gerçekleştirecek kapasiteye sahip olup olmadığı noktasındadır.

IRAK ULUSAL MUHALEFETİ: TÜRKİYE DEĞİL, TERÖR IRAK'TAN ÇIKMALI

Buradan Türkiye'ye yönelik tartışmaya geldiğimizde Irak'taki Türkiye dostu muhalif çevrelerin savunabileceği çizgi de açık olmalıdır: Irak toprakları hiçbir komşu ülkeye karşı terör üssü olmayacak. Türkiye'nin güvenliği Irak'ın istikrarının karşıtı değildir. Tam tersine Irak'ın kuzeyinde PKK'nın, merkezinde veya güneyinde devlet dışı milislerin, batısında yeniden IŞİD hücrelerinin hâkim olduğu bir Irak ne Türkiye'nin ne Irak halkının çıkarınadır. Türkiye'nin “Terörsüz Türkiye” hedefi Irak sınırında sona ermez; çünkü terör örgütünün lojistik altyapısı sınırın öbür tarafında bulunduğu sürece Türkiye'deki güvenlik süreci de kırılgan kalır. Irak'ın çıkarı Türkiye'yi Birleşmiş Milletler koridorlarında suçlamak değil, Türkiye'nin askerî varlığına gerek bırakmayacak şartları kendi topraklarında oluşturmaktır. Gerçek egemenlik budur.

Yıllardır Bağdat'ın yaptığı en büyük stratejik hatalardan biri de sonuçla sebebi birbirine karıştırmak oldu. Türkiye'nin Kuzey Irak'taki operasyonlarını sürekli egemenlik tartışmasına çevirirken bu operasyonları doğuran PKK varlığını ortadan kaldıracak yeterli kapasite gösterilemedi. Bu yaklaşım Irak'a hiçbir şey kazandırmadı. Çünkü Türkiye'yi diplomatik olarak suçlamak PKK'nın bir tek kampını kapatmadı. BM'ye şikâyet etmek bir tek silahlı militanı Kandil'den indirmedi. Sert açıklamalar yapmak sınırı güvenli hale getirmedi. Eğer yeni Irak siyasi düzeni geçmiş hükümetlerden gerçekten farklı olmak istiyorsa Ankara'yla kısır egemenlik polemiğine dönmek yerine güvenlik sonucuna odaklanmalıdır: Irak toprağından Türkiye'ye silahlı tehdit çıkmayacak. Bağdat bunu sağladığı gün Ankara-Bağdat güvenlik ilişkisinin niteliği zaten değişir.

Bu nedenle Türkiye'nin Irak'taki varlığına destek veren Iraklı muhaliflerin ortaya koyabileceği siyasi tez son derece nettir: “Türkiye burada sonsuza kadar kalsın” değil; “Irak devleti kendi topraklarında egemenliğini gerçekten kuruncaya kadar güvenlik boşluğu terör örgütlerine teslim edilmesin.” Bu ikisi birbirinden farklıdır. Birincisi yabancı askerî varlığı amaç haline getirir; ikincisi ise Irak devletinin güçlenmesini nihai hedef olarak koyar. Irak'ın egemenliği gerçekten savunulacaksa aynı egemenlik Tahran'a karşı da savunulmalıdır. Türkiye'ye “topraklarımızdan çık” deyip İran bağlantılı silahlı yapılara “silahınızı ne zaman bırakmak istersiniz?” diye pazarlık yapmak egemenlik değildir. Egemenlik seçici uygulanmaz.

Daha açık söyleyelim: Bağdat'ın Ankara'dan talepte bulunabilmesinin en güçlü yolu Türkiye karşıtı nutuklar değil, güçlü bir Irak devletidir. Irak ordusu Kuzey Irak'taki bütün alanları kontrol edebiliyor mu? PKK'nın Türkiye'ye saldırmasını engelleyebiliyor mu? Şengal'in silahlı yapısını tasfiye edebiliyor mu? İran bağlantılı milislerin Bağdat'ın emri dışında füze ve drone kullanmasını önleyebiliyor mu? IŞİD'in yeniden örgütlenmesine izin vermeyecek istihbarat ve güvenlik kapasitesine sahip mi? Bu soruların tamamına “evet” denildiği gün Irak başbakanının Ankara karşısındaki eli bugünkünden kat kat güçlü olacaktır. Devletler arası ilişkilerde gerçek güç basın açıklamalarından değil, sahayı kontrol edebilme kapasitesinden gelir.

İran bağlantılı milislerin Türkiye'yi silahsızlanmanın şartlarından biri haline getirmesinin arkasındaki çelişki de burada ortaya çıkıyor. Bir örgüt gerçekten Irak egemenliğini savunuyorsa ilk yapması gereken silahını Irak devletine teslim etmektir. Sonra seçilmiş hükümet, parlamento ve devlet kurumları Türkiye ile müzakere eder. Ama silahlı bir örgüt önce kendi silahını koruyup ardından Irak devletine “Türkiye'yi çıkarırsan silah bırakırım” diyorsa devletin dış politikasına silahla veto koyuyor demektir. İşte Irak'ın kırması gereken yapı budur. Silahını devlete teslim etmeyen bir grubun devlet adına egemenlik dersi vermesi kendi içinde çelişkilidir.

ZEYDİ'NİN GERÇEK SINAVI ANKARA DEĞİL TAHRAN

Üstelik ez-Zeydi hükümetinin bazı girişimleri bu güç dengesini değiştirmeye çalıştığını gösteriyor. Başbakan, Başkomutanlık Ofisi'ni yeniden oluşturdu; Haşdi Şabi'nin operasyonel yetkilerini sınırlayabilecek düzenlemeler üzerinde çalışıldığı bildirildi ve bazı milislerle ayrı ayrı silahsızlanma görüşmeleri yürüttü. Hatta Nuceba ve Kataib Seyyid eş-Şüheda gibi gruplara silah bırakmaları karşılığında devlet kurumlarında sivil imkânlar sunulduğuna ilişkin haberler yayımlandı. Ancak aynı görüşmelerde milislerin lider ve üyeleri için adli güvenceler ve güvenlik soruşturmalarından muafiyet istediği de bildirildi. Yani mücadele yalnız silahların depoya konulması meselesi değildir; yıllardır oluşmuş paralel sistemin devlet içerisinde hangi şartlarla eritileceği meselesidir. Ez-Zeydi'nin ilk sınavlarından birinde yaşananlar da Bağdat'ın kapasitesinin sınırını gösteriyor. Kataib Hizbullah'ın uzun süredir federal devletin fiilî erişimini engellediği Curf es-Sahr bölgesini yeniden devlet kontrolüne alma ihtimali gündeme geldiğinde İran ve İran bağlantılı aktörlerden ciddi baskı geldi. Güvenlik analizlerine göre Kaani'nin Bağdat ziyareti de bu tartışmaların hemen ardından gerçekleşti. Daha sonraki değerlendirmelerde ez-Zeydi'nin söz konusu bölgeyi zorla geri alma planından İran bağlantılı aktörlerin baskısı sonrasında geri adım attığı belirtildi. Bu olay tek başına bütün hükümetin başarısız olduğunu kanıtlamaz; fakat başbakanın önündeki güç dengesinin ne kadar ağır olduğunu gösterir.

Türkiye Şartı

30 EYLÜL'DEN 2027'YE: TAKVİM NEDEN UZADI?

Dolayısıyla 30 Eylül'den Haziran 2027'ye uzayan takvimi zafer ilan etmek için hiçbir neden yoktur. Bu, en iyi ihtimalle Bağdat'ın daha fazla zamana ihtiyaç duyduğunun kabulüdür. En kötü ihtimalle milislerin zaman kazanmasıdır. Çünkü 90 gün boyunca saldırı yapılmaması silahsızlanma değildir. Füzenin depoda durması, füzenin devletin kontrolüne geçtiği anlamına gelmez. Drone'un üç ay uçmaması, onu uçurabilecek örgütsel yapının ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bir devlet için önemli olan silahlı örgütün saldırmamaya söz vermesi değil, devlet izin vermediğinde saldırabilecek bağımsız kapasitesinin kalmamasıdır. Aradaki fark Irak'ın geleceğini belirleyecek kadar büyüktür.

Türkiye açısından da aynı ölçü kullanılmalıdır. Ankara'nın güvenlik politikası “PKK bugün saldırmadı” noktasında bitmez. Türkiye'nin istediği, saldırı kapasitesinin ortadan kaldırılmasıdır. Kampların boşaltılması, silahların teslim edilmesi, lojistik ağların kesilmesi, sınır geçişlerinin denetlenmesi ve boşalan bölgelerin başka Türkiye karşıtı silahlı yapılar tarafından doldurulmamasıdır. Çünkü PKK'nın boşalttığı alana İran bağlantılı bir milis yerleşirse Türkiye açısından yalnız tehdidin üniforması değişmiş olur. Irak'ın da böyle bir sonuçtan kazancı olmaz. Bağdat'ın görevi bir devlet dışı silahlı aktörü diğerine devretmek değil, alanı doğrudan devlet otoritesine almaktır.

Türkiye ile Irak arasındaki petrol, ticaret ve Kalkınma Yolu gibi büyük ekonomik projeler de bu güvenlik gerçeğinin alternatifi değildir; tam tersine güvenliğin neden gerekli olduğunu gösterir. Basra Körfezi'ni Türkiye üzerinden Avrupa'ya bağlaması planlanan Kalkınma Yolu'nun geçtiği coğrafyada silahlı örgütler, paralel güvenlik merkezleri ve dış devletlere bağlı milis ağları bulunursa milyarlarca dolarlık altyapı yatırımlarının stratejik değeri sürekli tehdit altında kalır. Irak'ın ekonomik geleceği ile güvenlik reformu bu nedenle birbirinden ayrılamaz. Türkiye'nin güçlü ve istikrarlı bir Irak'tan zarar değil, fayda göreceği de açıktır. Türkiye için ideal komşu parçalanmış, milislerin yönettiği ve PKK'nın dolaştığı Irak değil; sınırını kontrol eden, ticaret yapan ve kendi topraklarında tek silahlı otorite olan güçlü Irak devletidir.

Takvim Neden Uzadı

TERÖRSÜZ TÜRKİYE'NİN IRAK AYAĞI

Irak Ulusal Muhalefeti açısından Türkiye'yle kurulabilecek stratejik dayanışmanın anlamı da burada ortaya çıkıyor. Irak'ın bağımsızlığını savunmak Türkiye karşıtlığı yapmak değildir. Gerçek Irak milliyetçiliği, Irak'ın kararlarının Washington'da da Tahran'da da başka bir başkentte de verilmemesini savunmalıdır. PKK'nın Irak topraklarını Türkiye'ye karşı kullanmasına da karşı çıkmalıdır, İran bağlantılı milislerin Irak devletinin üzerinde silahlı güç olmasına da. IŞİD'in yeniden ortaya çıkmasını engellemek de aynı devletleşme projesinin parçasıdır. Böyle bir muhalefetin Türkiye'ye söyleyeceği söz düşmanca değil gerçekçi olur: Irak devleti terörü tamamen temizleyip sınırlarını kontrol edebilecek kapasiteye ulaşana kadar ortak güvenlik tehdidine karşı Ankara ile çalışacağız; şartlar ortadan kalktığında askerî varlığın geleceğini iki egemen devlet masada konuşacaktır.

Bu yaklaşım aynı zamanda “Terörsüz Türkiye” hedefinin Irak ayağını tamamlayabilir. Türkiye içinde terörün sona ermesi tek başına yeterli değildir; silahlı altyapının sınır ötesinde korunması halinde sorun yalnızca ertelenmiş olur. Aynı şekilde Irak'ın “istikrar” söylemi de Bağdat merkezinde sessizlik sağlamakla tamamlanamaz. Şengal'de PKK bağlantılı yapı, başka bölgelerde İran bağlantılı milis, çöllerde IŞİD hücresi ve sınır bölgelerinde devlet dışı silahlı ağlar bulunuyorsa Irak henüz gerçek anlamda istikrara kavuşmuş değildir. İstikrar, silahların susması değil, silah kullanma yetkisinin devlette toplanmasıdır.

Ez-Zeydi'nin önünde tarihi bir fırsat olduğu kadar tarihi bir sınav da vardır. Eğer gerçekten “silah yalnız devletin elinde olacak” diyorsa bunun istisnası olmamalıdır. Kataib Hizbullah için başka, Nuceba için başka, PKK bağlantılı yapılar için başka, aşiret güçleri için başka kural olmaz. Irak devletinin tek bir egemenlik standardı olmak zorundadır. Bunu gerçekleştirebilirse ez-Zeydi bugün kendisine yöneltilen “zayıf başbakan” eleştirisini tersine çevirebilir. Gerçekleştiremezse Haziran 2027 yalnızca daha sonraki bir tarihe ertelenecek yeni bir takvimden ibaret kalır. Çünkü Irak daha önce de büyük hedefler, kesin tarihler ve sert açıklamalar gördü. Sorun hiçbir zaman açıklama eksikliği değildi. Sorun uygulama gücüydü.

Terör Iraktan Çıkmalı

TÜRKİYE'Yİ BM'YE ŞİKÂYET ETMEK PKK'YI ORTADAN KALDIRMAZ

Ve Türkiye konusunda Bağdat'ın önünde iki yol vardır. Birincisi eski alışkanlığa dönmek: Türkiye'yi suçlamak, diplomatik kriz üretmek, uluslararası platformlarda şikâyet etmek ve aynı sırada Türkiye'nin hedef aldığı silahlı yapının Irak topraklarındaki varlığını sona erdirememek. İkinci yol ise Ankara'yla masaya oturup somut bir güvenlik takvimi hazırlamaktır: PKK kamplarının tasfiyesi, Şengal'in gerçek anlamda devlet kontrolüne alınması, sınır güvenliği, ortak istihbarat, boşalan alanlara Haşdi Şabi veya başka milislerin yerleşmesinin engellenmesi ve bunlara paralel olarak Türk askerî varlığının geleceğinin aşamalı biçimde ele alınması. İkinci yol hem Irak'ın egemenliğini hem Türkiye'nin güvenliğini aynı anda güçlendirir.

Bütün mesele sonunda tek cümleye geliyor: Türkiye'nin Irak'tan çıkmasının yolu Türkiye'ye bağırmaktan değil, Türkiye'nin Irak'ta bulunmasına yol açan güvenlik şartlarını ortadan kaldırmaktan geçiyor. Irak bunu başardığında Ankara'nın askerî varlığını savunmak çok daha zor hale gelir; başaramadığı sürece yalnız “egemenlik” kelimesini tekrarlamak sahadaki tehdidi değiştirmez.

Bugün Irak'ın ihtiyacı Türkiye karşıtı yeni bir cephe değil; Tahran'ın vekil mimarisinden, PKK'nın silahlı varlığından ve IŞİD'in geri dönüş ihtimalinden aynı anda kurtulabilecek güçlü bir devlet düzenidir. Iraklı muhaliflerin Türkiye'yle dayanışmasının stratejik anlamı da budur. Türkiye'nin güvenliğini savunurken Irak'ın egemenliğinden vazgeçmek değil; tam tersine Irak'ı gerçekten egemen hale getirecek düzeni savunmak.

Ez-Zeydi'nin “onur meselesi” dediği sınav da aslında burada başlıyor. Onur, New York'ta büyük cümleler kurmak değildir. Onur, Bağdat'ta verilen kararın Curf es-Sahr'da da Şengal'de de Musul'da da Basra'da da geçerli olmasıdır. Onur, yabancı bir başkentin desteklediği silahlı örgüte devletin üzerinde veto hakkı tanımamaktır. Onur, Irak topraklarının Türkiye'ye, İran'a, Suriye'ye veya başka herhangi bir komşuya yönelik saldırı platformuna dönüşmesine izin vermemektir.

Haziran 2027 geldiğinde ez-Zeydi'nin gerçek karnesi açıklamalarla değil üç sorunun cevabıyla ölçülecek: PKK'nın Irak'taki silahlı altyapısı tasfiye edildi mi? İran bağlantılı milislerin bağımsız silahlı kapasitesi devlet kontrolüne geçti mi? Irak güvenlik güçleri ülkenin tamamında tek meşru silahlı otorite haline geldi mi?

Cevap evetse yeni bir Irak'tan konuşuruz.

Cevap hayırsa geriye yine aynı eski Irak kalır: başbakanların konuştuğu, milislerin şart koştuğu, dış güçlerin pazarlık yaptığı, terör örgütlerinin boşluklardan yararlandığı bir ülke.

Türkiye açısından ölçü de değişmeyecektir: Tehdit devam ettiği müddetçe güvenlik ihtiyacı devam eder.

Irak açısından ise asıl hedef Türkiye'yi kapı dışarı etmek değil, Türkiye'nin sınır ötesinde asker bulundurmasını gereksiz hale getirecek kadar güçlü bir Irak devleti kurmak olmalıdır.

İşte gerçek egemenlik budur.

Geri kalanı kürsü siyasetidir.