Ortadoğu’da savaşın gerçek cephesi artık Yemen’in dağları değil, İran’ın kırk yıldır vekil güçler üzerinden inşa ettiği bölgesel nüfuz düzenidir. Kahire’nin Riyad’a uzanan askerî desteği, Tahran için yeni bir stratejik kuşatmanın habercisi olabilir.

Ortadoğu’da tarih, küçük hadiselerin arkasına gizlenmiş büyük hesapları bir kez daha açığa çıkarıyor. Yemen’den fırlatılan bir füzenin hedefi yalnızca Suudi Arabistan’ın askerî tesisleri, havaalanları veya petrol altyapısı değildir. O füzenin arkasında, onlarca yıldır bölgesel çatışmaları kendi sınırlarının dışında tutarak stratejik nüfuz üretmeye çalışan bir devlet aklı bulunmaktadır. Bugün yaşananları yalnızca Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki askerî mücadele olarak değerlendirenler, önlerindeki haritayı okuyabilirler; fakat o haritayı şekillendiren siyasi iradeyi kavrayamazlar. Mesele Yemen’in dağlarından çok daha büyüktür. Mesele, İran’ın vekil güçler üzerinden inşa ettiği bölgesel düzenin geleceğidir.

MISIR’IN HAMLESİ, BİR ASKERÎ HAREKETTEN DAHA FAZLASIDIR
Mısır yönetiminin Suudi Arabistan’ın savunulması amacıyla askerî destek seçeneğini gündeme getirmesi, sıradan bir diplomatik dayanışma beyanı değildir. Asker gönderilmesine ilişkin karar ve uygulama süreçleri kesinleşmeden bir sevkiyatın gerçekleştiğini söylemek doğru olmaz. Ancak Kahire’nin böyle bir ihtimali değerlendirmesi bile bölgesel dengeler bakımından önemlidir. Çünkü Mısır, sıradan bir Arap devleti değildir. Süveyş Kanalı’nın sahibi, Kızıldeniz’in kuzey kapısının bekçisi ve Afrika ile Arap dünyası arasındaki tarihî geçiş merkezidir.
Kahire’nin Suudi Arabistan’ın güvenliğini kendi stratejik sorumluluk alanıyla ilişkilendirmesi, Babülmendep’ten Süveyş’e uzanan deniz hattının artık birbirinden bağımsız güvenlik bölgeleri olarak değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. Mısır’ın muhtemel katkısı hava savunması, deniz güvenliği, istihbarat paylaşımı veya kritik altyapının korunması biçiminde olabilir. Böyle bir destek, doğrudan cepheye büyük birlikler göndermekten daha sınırlı görünse de kalıcı bir savunma iş birliğinin başlangıcına dönüşebilir.
Bununla birlikte Kahire, Yemen’in tarihî maliyetini bilen bir başkenttir. Cemal Abdünnasır dönemindeki Yemen müdahalesi, Mısır ordusuna dış savaşların bedelini ağır biçimde öğretmiştir. Bu nedenle Suudi topraklarını savunmakla Yemen’in iç savaşına doğrudan katılmak arasındaki ayrım, Mısır yönetimi açısından belirleyici olacaktır. Büyük devletlerin kudreti yalnızca savaşabilecekleri cephelerin sayısıyla değil, hangi cephede ne ölçüde bulunacaklarını belirleyebilme kabiliyetiyle ölçülür.
HUSİLER CEPHEDE, TAHRAN DENKLEMİN MERKEZİNDE
Husileri yalnızca Yemen’in iç siyasi dengelerinden doğmuş yerel bir hareket olarak görmek eksik bir değerlendirmedir. Aynı şekilde onları kendi siyasi iradesi bulunmayan bir İran birliği saymak da gerçekçi değildir. Husilerin toplumsal dayanakları ve siyasi hedefleri vardır. Ancak İran’la geliştirdikleri askerî ilişkiler, hareketin etkisini Yemen sınırlarının ötesine taşımıştır. Balistik füzeler, insansız hava araçları ve deniz ulaşımına yönelik tehditler, yerel bir çatışmanın küresel ticaret ve enerji güvenliğini nasıl etkileyebileceğini göstermiştir.
Tahran’ın uzun yıllardır geliştirdiği stratejinin özü açıktır: Rakiplerinin güvenlik maliyetlerini artırırken kendi ülkesinin doğrudan savaş yükünü sınırlamak. Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta çeşitli silahlı yapılar ve Yemen’de Husiler üzerinden kurulan ilişkiler, İran’a geniş bir etki alanı sağlamıştır. Fakat bu modelin önemli bir zaafı bulunmaktadır. Vekil güçler üzerinden kurulan nüfuz, karşı tarafta müşterek tehdit algısı oluşturduğunda, birbirinden uzak devletleri aynı güvenlik masasına oturtabilir.
IRAK’TAKİ SİLAHLI YAPILAR İÇİN YENİ DÖNEM
Bu gelişmelerin Bağdat’ta dikkatle izlendiğinden şüphe edilmemelidir. Irak, İran’ın bölgesel nüfuz sisteminde yalnızca komşu ülke değil; ekonomik bağlantıların, siyasi ittifakların ve silahlı örgüt ağlarının kesiştiği stratejik merkezlerden biridir. İran’la yakın ilişkiler geliştiren Iraklı silahlı grupların bölgesel gerilimi kendi konumları açısından değerlendirmesi doğaldır. Ancak Irak devletinin çıkarlarıyla bu yapıların örgütsel öncelikleri her zaman örtüşmemektedir.
Mısır’ın Suudi Arabistan’a askerî destek vermesi ve başka ülkelerin de bu sürece katılması ihtimali, Irak’taki İran bağlantılı silahlı çevrelerin hesaplarını değiştirebilir. Çünkü karşılarında yalnızca Riyad’ın değil, daha geniş bir devletler topluluğunun güvenlik iradesini bulabilirler. Bu durum hareket alanlarını daraltabilir, siyasi meşruiyetlerini tartışmaya açabilir ve Bağdat yönetimi üzerindeki baskıyı artırabilir.
Irak’ın gerçek ihtiyacı, herhangi bir dış merkezin askerî uzantısına dönüşmek değildir. İhtiyacı, silahlı güç kullanma yetkisinin meşru devlet kurumlarında toplandığı, dış müdahalelere kapalı bir siyasi düzendir. Bağdat’ın egemenliği ne İran’ın nüfuzuna ne de başka devletlerin vesayetine teslim edilebilir. Devlet olmanın ilk şartı budur.
TÜRKİYE, PAKİSTAN VE YENİ GÜÇ DENGESİ
Ortadoğu’nun geleceğini yalnızca Arap devletleri ile İran arasındaki rekabete indirgemek, stratejik bir yanılgıdır. Türkiye ve Pakistan hesaba katılmadan kurulacak hiçbir bölgesel güvenlik mimarisi tamamlanmış sayılamaz. Türkiye; gelişmiş savunma sanayii, askerî harekât tecrübesi, NATO üyeliği ve geniş diplomatik ilişkileriyle kendine özgü bir güç merkezidir. Pakistan ise nükleer caydırıcılığı, büyük ordusu ve Körfez ülkeleriyle tarihî güvenlik ilişkileri sayesinde farklı bir stratejik ağırlık taşımaktadır.
Bu iki ülkenin Suudi Arabistan ve Mısır’la geliştirebileceği kapsamlı güvenlik iş birliği, yalnızca İran’ın askerî kapasitesine karşı oluşturulmuş bir savunma hattı anlamına gelmez. Aynı zamanda İslam dünyasının güvenlik meselelerinde dış güçlere duyduğu bağımlılığın azaltılması için önemli bir fırsat yaratabilir. Ancak böyle bir iş birliğinin mezhep esasına değil, devletlerin ortak çıkarlarına, egemenlik haklarına ve uluslararası hukuka dayanması gerekir.
Türkiye açısından mesele daha hassastır. Ankara’nın önceliği, İran’ın bölgesel nüfuzunu sınırlamak uğruna kontrolsüz bir savaşa sürüklenmek olmamalıdır. Türkiye’nin stratejik başarısı, gerektiğinde caydırıcı güç kullanabilen, gerektiğinde diplomatik arabuluculuk yapabilen ve hiçbir bölgesel aktörün gündemine tabi olmayan bağımsız bir merkez olarak konumunu güçlendirmesidir. Büyük devletler başkalarının açtığı savaşlara katılarak değil, kendi güvenlik mimarilerini kurarak tarihî ağırlık kazanırlar.
SURİYE’DE EGEMENLİK, IRAK’TA DEVLET OTORİTESİ
İran’ın bölgesel politikasının en tartışmalı sonuçlarından biri, Irak ve Suriye’de devlet dışı silahlı yapıların kazandığı etkidir. Suriye’deki uzun iç savaş boyunca İran bağlantılı güçlerin oynadığı rol, yalnızca askerî dengeleri değil, ülkenin toplumsal dokusunu ve egemenlik anlayışını da etkilemiştir. Irak’ta ise silahlı grupların devlet kurumlarıyla ilişkisi, ulusal egemenlik tartışmalarının merkezinde bulunmaktadır.
Ancak tarihî bir ayrımı korumak gerekir. İran rejiminin dış politikasıyla Şii Müslümanların tamamının siyasi iradesi aynı şey değildir. Irak’ta, İran’da ve Lübnan’da yaşayan milyonlarca Şii, tek bir devletin veya silahlı hareketin doğal taraftarı sayılamaz. Aynı şekilde Sünni toplumlar da yekpare bir siyasi blok değildir. Devletlerin rekabetini mezheplerin ebedî düşmanlığına dönüştürmek, Ortadoğu’yu uzun yıllardır zayıflatan anlayışın yeniden üretilmesidir.
Irak ve Suriye’nin geleceği, mezhep üstünlüğünün değil, devlet egemenliğinin güçlendirilmesine bağlıdır. Türkiye’nin güvenlik çıkarları açısından da kalıcı çözüm, komşu ülkelerin parçalanması değil, egemenliklerini koruyabilen ve topraklarından Türkiye’ye tehdit yöneltilmesini önleyen istikrarlı devletlerin varlığıdır.
İRAN İLE İSRAİL ARASINDAKİ SAVAŞ KİMİN SAVAŞI?
Tahran’dan yükselen askerî tehdit açıklamaları ile İsrail’in İran’a yönelik saldırı söylemleri, bölgesel krizin en tehlikeli boyutunu oluşturmaktadır. İran yönetimi kendisini İsrail karşıtlığının merkezî aktörü olarak sunarken İsrail de İran’ın askerî kapasitesini varoluşsal güvenlik tehdidi olarak tanımlamaktadır. Ancak iki devletin birbirine yönelttiği tehditler, bölgedeki diğer ülkelerin otomatik olarak bu çatışmanın tarafı olmasını gerektirmez.

İran rejiminin İsrail karşıtı söylemleri, Irak’ta, Suriye’de veya Yemen’de izlediği bütün politikaları meşru hâle getirmez. Aynı şekilde İsrail’in İran kaynaklı tehditlere işaret etmesi de Filistin meselesindeki sorumluluklarını veya bölgesel askerî müdahalelerini tartışma dışına çıkarmaz. Devletlerin propagandasıyla milletlerin haklarını birbirinden ayırabilmek, dış politika muhakemesinin temel şartıdır.
Burada Yahudilik ile Siyonizmin, İsrail halkıyla İsrail hükümetinin ve İran halkıyla İran rejiminin birbirinden ayrılması gerekir. Siyasi iktidarların kararları, halkların dinî veya etnik kimliklerine mal edilemez. İslam dünyasının görevi, Tahran ile Tel Aviv arasındaki her gerilimde taraflardan birinin askerî hedeflerine hizmet etmek değildir. Görevi, kendi güvenliğini korumak, Filistin halkının meşru haklarını savunmak ve bağımsız siyasi iradesini muhafaza etmektir.
Başkalarının stratejik rekabetinde kullanılmayı reddetmek, ilkelerden vazgeçmek anlamına gelmez. Tam tersine, ilkeleri devletlerin değişken ittifaklarından üstün tutmak anlamına gelir.
KIZILDENİZ’DEN HÜRMÜZ’E STRATEJİK KUŞAK
Ortadoğu’daki gelişmelerin dünya ekonomisi bakımından taşıdığı önem, harita üzerinde üç noktaya bakıldığında anlaşılabilir: Babülmendep Boğazı, Süveyş Kanalı ve Hürmüz Boğazı. Bu geçiş noktaları, küresel ticaretin ve enerji taşımacılığının hayati güzergâhlarıdır. Herhangi birinde yaşanacak güvenlik krizi, yalnızca kıyıdaş devletleri değil, Avrupa’nın sanayi merkezlerini, Asya’nın üretim ekonomilerini ve Afrika’nın ithalata bağımlı toplumlarını etkileyebilir.
İran’ın Hürmüz çevresindeki stratejik konumu ile Husilerin Babülmendep yakınlarında oluşturabildiği tehdit, birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Eş zamanlı güvenlik krizleri, deniz taşımacılığı maliyetlerini yükseltebilir, enerji fiyatlarını etkileyebilir ve uluslararası tedarik zincirlerini zorlayabilir. Mısır’ın Suudi Arabistan’ın savunmasına ilgi göstermesinin arkasında da bu ekonomik gerçeklik bulunmaktadır. Kızıldeniz’de güvenliğin bozulması, Süveyş Kanalı’nın gelirlerini ve dolayısıyla Mısır ekonomisini doğrudan ilgilendirmektedir.
Bu nedenle kurulabilecek yeni bölgesel iş birliği yalnızca füze savunması veya askerî birlik konuşlandırılmasıyla sınırlı kalmamalıdır. Deniz ticaretinin korunması, enerji altyapısının güvenliği, istihbarat koordinasyonu ve kriz diplomasisi aynı stratejik düzenin tamamlayıcı unsurlarıdır.

TARİHİN HÜKMÜ
Ortadoğu bugün yalnızca yeni bir savaş ihtimaliyle değil, eski güvenlik anlayışlarının sınandığı tarihî bir dönemeçle karşı karşıyadır. Yemen’de başlayan askerî gerilimin Kahire’de siyasi tartışmaya, Riyad’da savunma arayışına, Bağdat’ta stratejik hesaplara ve Ankara’da bölgesel değerlendirmelere dönüşmesi, coğrafyanın birbirine ne kadar bağlı olduğunu göstermektedir.
Tahran’ın önündeki tercih de sanıldığından daha ciddidir. Bölgesel nüfuzunu sürekli askerî gerilim üreterek sürdürmeye çalışmak, kısa vadede pazarlık gücü sağlayabilir. Fakat uzun vadede komşu ülkelerin savunma iş birliğini güçlendirir, İran ekonomisinin üzerindeki baskıyı artırır ve diplomatik manevra alanını daraltır. İran’ın çıkarı, bütün komşularını karşısına alacağı geniş bir hesaplaşmada değil, kendi güvenliğini başka ülkelerin istikrarsızlığına bağımlı olmaktan kurtaracak yeni bir ilişki düzeninde aranmalıdır.
Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan açısından tarihî fırsat, yeni bir mezhep savaşının öncüsü olmak değil, devlet dışı silahlı müdahalelerin etkisini sınırlayacak ve bölgesel güvenliği ortak ilkelerle koruyacak bir düzenin kurucusu olmaktır.
Devlet aklı, öfkenin en yüksek sesle konuştuğu anda bile geleceğin hesabını yapabilme yeteneğidir. İran’ın bölgesel müdahaleciliğine karşı çıkmakla İran halkına düşman olmak aynı şey değildir. İsrail’in politikalarını eleştirmekle Yahudileri hedef almak aynı şey değildir. Suudi Arabistan’ın güvenliğini savunmakla Yemen’in tamamını savaş alanına dönüştürmek de aynı şey değildir.
Büyük devletler bu ayrımları koruyabildikleri ölçüde büyük kalırlar.
Ve tarih, savaşı başlatabilecek kudrete sahip olanlarla savaşı önleyebilecek siyasi olgunluğu gösterebilenler arasındaki farkı mutlaka kaydeder.