Washington'un İran'a yönelik askerî baskısı Tahran'ı zayıflatırken, Körfez ülkelerini Amerikan güvenlik şemsiyesine daha fazla bağımlı hâle getiriyor. İran, ABD nüfuzunu kırmaya çalışırken bu nüfuzun devamını sağlayan koşulları bizzat güçlendiriyor.
İran'ın balistik füze ve insansız hava araçlarıyla yürüttüğü caydırıcılık stratejisinin en ağır bedelini komşuları ödüyor. Körfez'in petrol tesisleri, limanları ve enerji altyapısı tehdit altında kalırken milyarlarca dolarlık ekonomik dönüşüm projeleri de riske giriyor.
Washington ile Tahran arasındaki gerilim artık yalnızca iki devletin askerî hesaplarıyla açıklanamaz. İran'ın tehdit kapasitesi, Körfez ülkelerinin güvenlik bağımlılıklarını, İsrail'in stratejik tercihlerini ve dünya enerji piyasalarını aynı anda etkiliyor. Bu nedenle asıl soru İran'ın ne ölçüde zayıflatılacağı değil, İran tehdidinin devamından kimlerin hangi şartlarda yarar sağladığıdır.
WASHINGTON'UN KARAR EŞİĞİ
Donald Trump'ın İran'a yönelik askerî seçenekler hakkında üst düzey brifing alması, Washington'un bu dosyayı kapatmadığını gösteriyor. 3 Kasım ara seçimlerinin ardından yeni bir harekât ihtimalinin artabileceği değerlendiriliyor. Ne var ki askerî hazırlık, siyasi karar demek değildir. Nihai yetki Trump'tadır; ilan edilmiş bir saldırı kararı bulunmuyor. Üstelik Pentagon'un bir hedefi vurabilecek olması, o vuruşun ardından doğacak siyasi sonuçları yönetebileceği anlamına gelmez. Amerika'nın sorunu güç eksikliği değildir. İran'ın komuta merkezlerini, füze tesislerini ve kritik askerî altyapısını hedef alabilecek imkânlara sahiptir. Sorun, bu üstünlüğün nasıl kalıcı bir diplomatik sonuca dönüştürüleceğidir. Sınırlı saldırı Tahran'ı tavize zorlamayabilir; geniş çaplı operasyon ise bütün bölgeyi istikrarsızlaştırabilir.
TEHDİDİN ÜRETTİĞİ GÜVENLİK BAĞIMLILIĞI

İran'a “faydalı düşman” denilmesinin arkasında basit fakat önemli bir gerçek var: Bazı tehditler, kendilerine karşı kurulan ittifakların sürekliliğini sağlar. Körfez'deki Amerikan üsleri, hava savunma sistemleri, istihbarat anlaşmaları ve milyarlarca dolarlık silah alımları büyük ölçüde İran kaynaklı güvenlik kaygılarıyla gerekçelendiriliyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn ve Kuveyt, ekonomik geleceklerini planlarken Tahran'ın füze ve İHA kapasitesini hesaba katmak zorunda. Böylece İran, Amerikan nüfuzunu geriletmek isterken zaman zaman o nüfuzun devamını sağlayan koşulları bizzat güçlendiriyor. Tahran'ın oluşturduğu tehdit büyüdükçe Körfez başkentlerinin Washington'dan güvenlik güvencesi talebi de artıyor. Ancak bundan Amerika'nın her İran saldırısını istediği sonucu çıkarılamaz. Petrol fiyatlarının yükselmesi, enerji akışının kesilmesi ve Amerikan üslerinin hedef alınması Washington için de ciddi maliyetler doğurur.
RUBIO'NUN UYARISI, TAHRAN'IN YÖNTEMİ
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun İran'ın bölgedeki enerji altyapısını yok etmekle tehdit eden yaklaşımını eleştirmesi, krizin merkezindeki çelişkiyi açığa çıkarıyor. İran, Amerikan hava ve deniz gücüyle eşit şartlarda savaşamayacağını biliyor. Bu yüzden doğrudan üstünlük kurmak yerine saldırının maliyetini geniş bir coğrafyaya yaymaya çalışıyor. Balistik füzeler, insansız hava araçları, deniz trafiğini aksatma kapasitesi ve bölgedeki silahlı ortaklar bu caydırıcılığın araçlarıdır. Tahran'ın mesajı açık: İran vurulursa yalnız İran zarar görmeyecek. Fakat bu yaklaşım, komşuların enerji tesislerini ve sivil altyapısını pazarlık unsuruna dönüştürüyor. Bir ülkenin kendisini savunma iddiası, başka ülkelerin rafinerilerini, limanlarını veya elektrik şebekelerini tehdit etmesine sınırsız meşruiyet kazandırmaz. İran'ın caydırıcılık hesabı, komşularının gözünde doğrudan güvenlik tehdidine dönüştüğü ölçüde Tahran'ın diplomatik yalnızlığını da derinleştiriyor.
KÖRFEZ'İN ZENGİNLİĞİ NEDEN YETMİYOR?
Körfez ülkeleri petrol sonrası döneme hazırlanmak için finans, turizm, sanayi, teknoloji ve ulaştırmaya devasa yatırımlar yapıyor. Fakat bu projelerin ortak ihtiyacı istikrardır. Bir rafinerinin devre dışı kalması, Hürmüz'de tanker trafiğinin aksaması veya bir limanın kapanması yalnız üretim kaybı yaratmaz. Sigorta primleri yükselir, yabancı sermaye beklemeye geçer, taşımacılık güzergâhları değişir. Enerji tesislerini korumak için harcanan her ilave kaynak, ekonomik dönüşümün maliyetini artırır. İşte Amerikan-İran geriliminin üçüncü ülkeleri yıpratan yönü burada ortaya çıkıyor. Washington ile Tahran birbirlerine baskı uygularken faturanın bir bölümü Suudi Arabistan'a, Katar'a, Birleşik Arap Emirlikleri'ne ve küresel enerji tüketicilerine çıkıyor. Körfez yönetimleri daha fazla savunma sistemi satın alıyor, daha kapsamlı güvenlik anlaşmaları yapıyor. İran'ın Amerikan varlığını azaltma hedefiyle başvurduğu misilleme tehdidi, kimi zaman Amerikan korumasına duyulan ihtiyacı artırıyor.
İSRAİL'İN HESABI AYNI DEĞİL
Netanyahu'nun İran dosyasındaki hedefleri, Washington'un öncelikleriyle bütünüyle örtüşmüyor. ABD açısından enerji akışının sürmesi, müttefiklerin korunması, nükleer yayılmanın önlenmesi ve bölgesel askerî üstünlüğün muhafazası belirleyici. İsrail ise İran'ın füze kapasitesini, nükleer altyapısını ve kendisine karşı faaliyet gösteren silahlı ağları doğrudan güvenlik tehdidi olarak görüyor. Bu nedenle İsrail, İran'ın uzun süre toparlanamayacak ölçüde zayıflatılmasını tercih edebilirken Washington belirli güvenceler karşılığında diplomatik uzlaşmayı yeterli bulabilir. İki müttefikin çıkarları arasındaki bu fark küçümsenmemeli. İran'ın askerî kapasitesine ağır darbe vurulması İsrail için kısa vadeli rahatlama sağlayabilir. Ancak büyük bir devletin denetimsiz biçimde çözülmesi, silahların ve silahlı yapıların geleceğini belirsizleştirir. Bölge tarihi, devrilen veya çözülen devletlerin ardında daha karmaşık güvenlik sorunları bırakabildiğini gösteriyor.
TAHRAN'DA NÜKLEER DOKTRİN TARTIŞMASI
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'nin savaş ihtimaline ilişkin açıklamaları, Tahran'daki endişeyi yansıtıyor. Nükleer doktrinin gözden geçirilmesi yönündeki tehditler de bu baskı ortamında gündeme geliyor. Fakat bir yetkilinin doktrin değişikliğinden söz etmesi, böyle bir kararın devlet tarafından alındığı anlamına gelmez. İran'ın mevcut füze ve bölgesel caydırıcılık kapasitesini yetersiz görmesi, daha sert seçeneklerin tartışılmasına yol açabilir. Bunun bedeli de ağır olabilir. Nükleer alanda daha saldırgan bir yöneliş, komşu ülkelerin silahlanma eğilimini artırabilir, yaptırımları sertleştirebilir ve İran'ın diplomatik hareket alanını daraltabilir. Tahran'ın önündeki soru yalnızca hangi silahı geliştireceği değildir. Daha fazla askerî güç ararken daha fazla düşman üretip üretmeyeceğini de hesaplamak zorundadır.
IRAK VE AZERBAYCAN'A SIÇRAMA RİSKİ
İran liderliğinin herhangi bir Amerikan saldırısına bölgesel müttefikleriyle birlikte karşılık verileceği yönündeki mesajı, Irak'ı özellikle hassas bir konuma yerleştiriyor. İran'la yakın ilişkileri bulunan silahlı grupların bağımsız kararları, Bağdat yönetimini istemediği bir çatışmaya sürükleyebilir. Böyle bir gelişme Irak'ın petrol ihracatını, iç siyasi dengesini ve devlet kurumlarının otoritesini tehdit eder. Irak'ın yeni bir vekâlet savaşının sahasına dönüşmesi, İran'ın da uzun vadeli çıkarlarına hizmet etmeyecektir. Azerbaycan'ın muhtemel hedefler arasında anılması ise Kafkasya'da çok daha geniş bir krizin kapısını aralayabilir. Tahran, Bakü'nün İsrail'le askerî ve istihbarat ilişkilerinden rahatsızlığını gizlemiyor. Ancak Azerbaycan'a yönelik doğrudan bir saldırı, Türkiye'nin güvenlik çıkarlarını ve iki ülke arasındaki stratejik ittifakı da ilgilendirir. İran'ın mevcut cephelerine yeni bir Kafkasya cephesi eklemesi, caydırıcılıktan çok stratejik aşırı yayılma anlamına gelebilir.
YENİ HAREKÂTIN SINIRLARI
Olası Amerikan saldırısının Devrim Muhafızları'nın komuta-kontrol ağını, füze sistemlerini ve insansız hava aracı altyapısını hedef alabileceği değerlendiriliyor. Ancak Devrim Muhafızları yalnız askerî bir güç değil; İran'ın siyasi ve ekonomik yapısında da etkili bir kurum. Bu nedenle geniş çaplı bir operasyonun sonuçları askerî tesislerin ötesine taşabilir. İran'ın karar mekanizmalarını sarsan bir saldırı, müzakere edilebilir bir muhatabı güçlendirmek yerine zayıflatabilir. Washington'un açmazı tam da budur: Sınırlı darbe yeterli baskıyı oluşturmayabilir; çok ağır darbe ise yönetilemeyen bir krize dönüşebilir. İran'ın Körfez enerji altyapısına misilleme yapması, savaşın maliyetini bütün dünyaya yayar.
TÜRKİYE'NİN AYRI STRATEJİK KONUMU
Foto- Türkiye’nin ayrı
Türkiye açısından İran krizi uzaktaki iki rakibin mücadelesi değildir. İran doğrudan komşudur; sınır güvenliği, ticaret, enerji arzı, Irak ve Güney Kafkasya dengeleri bu ilişkinin parçalarıdır. Ankara ile Tahran'ın Suriye, Irak ve Kafkasya'da farklı çıkarları bulunabilir. Buna rağmen İran'ın uzun süreli istikrarsızlığa sürüklenmesi Türkiye'nin lehine otomatik bir sonuç doğurmaz. Göç baskısı, sınır riskleri ve enerji maliyetleri doğrudan Türkiye'yi etkileyebilir. Türkiye'nin güçlü ordusu, gelişen savunma sanayisi, istihbarat kapasitesi, NATO üyeliği ve çok yönlü diplomatik ilişkileri Ankara'ya önemli hareket alanı sağlıyor. Bu nedenle Türkiye'nin kendi güvenlik önceliklerini Washington'un askerî planlarına veya Tahran'ın misilleme stratejisine teslim etmesi gerekmiyor. Ankara için esas olan, komşu coğrafyalarda yeni güç boşlukları oluşmasını önlemek, sınırlarını korumak ve bölgesel müzakerelerde etkili kalmaktır.
KİM KAZANACAK, KİM BEDEL ÖDEYECEK?
İran'a yönelik yeni bir saldırının bilançosu yalnızca vurulan tesislerle ölçülemez. İran'ın askerî kapasitesi gerileyebilir; İsrail kendisini daha güvende hissedebilir; Körfez ülkeleri Amerikan sistemlerine daha fazla bağımlı hâle gelebilir. Fakat aynı süreç enerji altyapısını yıpratabilir, ticaret yollarını sarsabilir ve yeni silahlı grupların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir. Cephede kazanılan üstünlük, bölgesel düzende kalıcı istikrar anlamına gelmeyebilir.
İran'ın “faydalı düşman” niteliği işte bu çelişkide aranmalıdır. İran tehdidi Amerikan güvenlik mimarisine işlev kazandırırken, İran'ın kontrol edilemeyen misillemeleri aynı düzeni tehlikeye atıyor. Tahran ise Amerikan nüfuzuna meydan okumaya çalışırken komşularını Washington'un korumasına daha fazla yaklaştırabiliyor. Ortadoğu'nun geleceğini belirleyecek soru, İran'ın kaç füzesinin kalacağı değil; bu tehdit döngüsünün hangi siyasi düzenle sona erdirilebileceğidir.