Irak’ta bugün yaşanan tartışmayı Amerikan bayrağının ayaklar altına alınmasından ibaret görmek, Bağdat’ta yıllardır büyüyen devlet krizini anlamamak demektir. Amerikan bayrağının sokakta çiğnenmesi, araçların altına serilmesi ya da İran’a yakın silahlı yapıların liderleri tarafından kameralar önünde aşağılanması elbette Washington açısından ağır bir siyasi mesajdır. Ancak bundan çok daha önemli olan soru, bu görüntülerin hangi siyasi ve askerî düzen içerisinde ortaya çıkabildiğidir. Mesele artık bir bayrak meselesi olmaktan çıkmıştır. Asıl mesele Irak devletinin gerçekten kimin elinde bulunduğu, silah kullanma yetkisinin kimde olduğu, hükümetin kararlarının sokakta ne kadar karşılık bulduğu ve Bağdat’ın egemen bir başkent mi yoksa birbirleriyle rekabet eden silahlı güçlerin merkezi mi olduğudur.

ABD Kongre Üyesi Joe Wilson’ın Amerikan bayrağının ayaklar altına alınmasının ardından yönelttiği “Irak’ın bir İran eyaleti olduğuna dair daha fazla kanıta ihtiyacınız var mı?” sorusu, diplomatik açıdan son derece ağırdır. Bu cümle Irak’ın egemenliğini tartışmaya açtığı kadar Washington’ın yaklaşık çeyrek asırlık Irak politikasını da sorgulamaktadır. Çünkü eğer bugün Irak devletinin karar mekanizmaları gerçekten İran destekli siyasi ve silahlı yapıların baskısı altındaysa, Washington’ın kendisine sorması gereken soru yalnız “İran Irak’ta nasıl bu kadar güçlendi?” değildir. Daha zor ve daha dürüst soru şudur: Amerika, İran’ın Irak’ta bu kadar güçlenmesine hangi yanlış kararlarıyla zemin hazırladı?

BAYRAĞIN ALTINDAKİ ASIL MESELE DEVLET OTORİTESİDİR

Bağdat sokaklarında Amerikan bayrağının üzerinden araçlarla geçildiğine ilişkin görüntüler ile İran destekli Nuceba Hareketi’nin lideri Ekrem el-Kaabi’nin Amerikan bayrağını ayaklarının altında gösteren görüntüsü aynı siyasi soruyu gündeme getiriyor. Devlet bu yapıları kontrol ediyor mu, yoksa bu yapılar devletin sınırlarını mı belirliyor? Eğer hükümet bir olayın ardından soruşturma açıklıyor fakat ertesi gün nüfuzlu bir milis lideri aynı meydan okumayı kameralar önünde tekrarlayabiliyorsa, tartışılması gereken şey soruşturmanın kendisi değil, devlet otoritesinin gerçek sınırlarıdır.

Modern devletin en temel ilkesi son derece basittir: Silahlı güç siyasi otoriteye tabidir. Hükümetin emrindeki ordu ve güvenlik kuvvetleri dışında hiçbir yapı kendi dış politikasını, kendi savaş ve barış kararını, kendi caydırıcılık stratejisini oluşturamaz. Eğer bir silahlı yapı devlet bütçesinden maaş alırken aynı zamanda başka bir devletle ilgili savaş ve barış mesajları verebiliyor, hükümetin diplomatik ilişkilerini riske atabiliyor ve buna rağmen merkezî otorite tarafından sınırlandırılamıyorsa orada devlet egemenliği tartışması kaçınılmaz hale gelir. Irak’ın önündeki gerçek sınav tam olarak budur.

Bu nedenle Bağdat’ın yapacağı en büyük hata meseleyi birkaç kişinin bayrağa basması hakkında açılmış adli dosyaya indirgemek olacaktır. Çünkü Irak halkının ve uluslararası kamuoyunun görmek istediği şey bir soruşturma komisyonunun kurulması değil, devletin hukukunun silahlı yapılardan daha güçlü olduğunun gösterilmesidir. Failin kim olduğu açık görüntüler ve bilinen siyasi bağlantılar üzerinden ortaya konabiliyorsa aylar süren göstermelik soruşturmaların hiçbir anlamı yoktur. Devletin görevi gerçeği bürokratik sisin içerisinde kaybetmek değil, hukuku herkese eşit biçimde uygulamaktır.

TRUMP’A SORULMASI GEREKEN ASIL SORU

Başkan Donald Trump’ın da Irak konusunda artık bazı zor sorularla yüzleşmesi gerekiyor. Washington yıllarca İran’ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamaktan, Tahran bağlantılı silahlı ağları zayıflatmaktan ve Irak’ın egemenliğini güçlendirmekten söz etti. Eğer bütün bu söylemlerin sonunda İran’a yakın silahlı gruplar Bağdat sokaklarında Amerika’ya meydan okuyabiliyor ve Irak hükümeti bu yapılar karşısında etkili bir otorite ortaya koyamıyorsa, Washington’ın “başarı” kelimesini son derece dikkatli kullanması gerekir.

Sayın Trump, mesele Amerika’nın Irak’ta sevilip sevilmemesi değildir. Büyük devletler dış politikalarını alkış almak için yürütmezler. Mesele, Amerika’nın verdiği sözlerin stratejik bir karşılığının bulunup bulunmadığıdır.

Irak toplumunun bir kesimi yıllardır Washington’ın İran destekli milislerin devlet üzerindeki ağırlığını sınırlayacağını düşündü. Amerika’nın Irak’tan çekilmesi veya askerî varlığını azaltması kendi başına eleştirilecek bir karar değildir; hiçbir yabancı ordu başka bir ülkede sonsuza kadar kalamaz. Fakat çekilmek ile arkanızda işleyen bir devlet bırakmadan sahayı terk etmek aynı şey değildir. Eğer Amerika çekilirken devlet kurumlarından daha güçlü silahlı ağlar bırakıyorsa, bunun adı başarılı stratejik geçiş değil, çözülmemiş bir problemi sonraki nesillere devretmektir.

Üstelik bugün ortaya çıkan küçümseyici görüntüler Washington açısından ayrıca düşündürücüdür. Çünkü büyük güç olmanın ölçüsü yalnız sahip olduğunuz uçak gemilerinin, savaş uçaklarının veya askerî üslerin sayısı değildir. Büyük güç aynı zamanda verdiği sözün ağırlığıdır. Müttefikiniz size güvenmiyorsa, rakibiniz sizi caydırıcı görmüyorsa ve sahadaki silahlı aktörler kararlarınızın sonuç doğurmayacağı kanaatine varmışsa askerî kapasitenizin büyüklüğü siyasi etkinizin azalmasını tek başına engelleyemez.

ALİ EL-ZEYDİ’NİN ÖNÜNDEKİ OTORİTE SINAVI

Başkan Trump’ın Ali el-Zeydi hakkındaki övgüleri de Irak sahasının gerçekleri karşısında sınanmaktadır. Bir başbakanı güçlü yapan Washington’dan aldığı övgü değildir. Bir başbakanı güçlü yapan, kendi başkentinde devletin hukukunu uygulayabilmesidir. Ali el-Zeydi açısından bugün sorulması gereken soru da budur.

Bağdat’ta silahlı gruplar hükümetin dış politikasından bağımsız hareket edebiliyorsa, milis liderleri devletin uluslararası ilişkilerini etkileyecek meydan okumaları rahatlıkla yapabiliyorsa ve hükümet bunlara karşı yalnız açıklama ve soruşturma komisyonlarıyla cevap verebiliyorsa başbakanlık makamının biçimsel gücü ile gerçek gücü arasında ciddi bir mesafe oluşmuş demektir.

Bir devlet adamının ağırlığı makam koltuğundan değil, kararının uygulanmasından gelir. Karar veriyor fakat uygulatamıyorsanız iktidardasınız ama muktedir değilsiniz. Üniformayı devlet ödüyor fakat emri başkası veriyorsa bütçe sizindir ama güç sizin değildir. Parlamento, bakanlıklar ve başbakanlık sarayı sizin kontrolünüzde olabilir; fakat sokağın silahlı hâkimiyeti başka yapılardaysa devletin yalnız vitrini elinizdedir.

Bu nedenle Ali el-Zeydi’nin önündeki sınav Amerikan bayrağını savunmak değildir. Irak devletini savunmaktır. Başbakan, ABD’yi sevdiğini veya sevmediğini göstermek zorunda değildir. Irak’ın başbakanı Washington’ın memuru da değildir. Fakat Irak topraklarında hangi siyasi grubun hukuka tabi olup olmadığı konusunda tereddüt gösterme lüksüne de sahip değildir. Devlet otoritesine meydan okuyan kişi Amerika karşıtı da olsa Amerika yanlısı da olsa aynı hukukla karşılaşmalıdır. Egemenliğin başka tarifi yoktur.

“İRAN EYALETİ” SÖZÜ IRAK İÇİN AĞIR BİR AŞAĞILAMADIR

Joe Wilson’ın “Irak İran’ın bir eyaleti mi?” anlamına gelen çıkışı Iraklıların da üzerinde düşünmesi gereken ağır bir meydan okumadır. Irak binlerce yıllık devlet ve medeniyet tarihine sahip bir ülkedir. Bağdat’ın başka bir başkentin uzantısı gibi tarif edilmesi Irak milliyetçileri açısından kabul edilebilir değildir.

Fakat bu suçlamaya verilecek en güçlü cevap Washington’a öfkeli açıklamalar yapmak değil, Irak devletinin bağımsızlığını fiilen göstermektir.

Bağdat’ın kararlarını Bağdat vermelidir. Tahran değil, Washington değil, başka herhangi bir başkent değil. Irak ordusunun üzerinde başka silahlı hiyerarşi bulunmamalıdır. Irak’ın dış politikasını milis liderleri belirlememelidir. Hangi ülkeyle dost veya düşman olunacağına silahlı grupların propaganda videoları değil, Irak devletinin anayasal kurumları karar vermelidir.

İran’ın Irak üzerindeki etkisinin büyümesinde tarihsel, mezhepsel, ekonomik ve güvenlik kaynaklı çok sayıda neden vardır. Ancak Washington’ın sorumluluğu da görmezden gelinemez. ABD 2003 yılında Saddam Hüseyin rejimini yıkarken yalnız bir yönetimi devirmedi; Irak devlet yapısının önemli unsurlarını da tasfiye etti. Ardından oluşan siyasi sistemde İran’ın etkisine açık geniş alanlar meydana geldi. Dolayısıyla bugün Washington’ın Tahran nüfuzundan yakınırken kendi geçmiş politikalarının sonuçlarını tamamen görmezden gelmesi tarihsel açıdan ikna edici değildir.

IRAK HALKI AMERİKA İLE İRAN ARASINDA SEÇİM YAPMAYA MAHKÛM DEĞİLDİR

Irak konusunda yapılan en büyük düşünce hatalarından biri ülkeyi sürekli Washington ile Tahran arasında tercih yapmaya zorlamaktır. Iraklı bir vatandaşın İran nüfuzuna karşı çıkması Amerika’nın Irak üzerindeki hâkimiyetini kabul ettiği anlamına gelmez. Aynı şekilde Amerikan politikasına karşı çıkmak da İran destekli milis düzenini kabul etmeyi gerektirmez.

Üçüncü ve aslında tek sürdürülebilir yol vardır: Bağımsız Irak devleti.

Bu devlet ne Washington’ın ileri karakolu ne de Tahran’ın batı vilayeti olmalıdır. Irak’ın ordusu Irak’a, petrolü Irak halkına, dış politikası Irak devletine ait olmalıdır. Bağdat’ın ihtiyacı yeni bir vesayetçi değil, vesayetten kurtulmaktır.

Irak sokaklarında Trump’a yönelik hayal kırıklığı anlatılarının büyümesinin nedeni de burada aranmalıdır. İran’a bağlı yapıların etkisinin azaltılacağını düşünen kesimler, Washington’ın geri çekilmesiyle kendilerinin yalnız bırakıldığı kanaatine varıyorsa Amerika bu algıyı küçümsememelidir. Çünkü dış politikada güven bir kez kaybedildiğinde milyarlarca dolarlık askerî kapasiteyle bile kolayca geri getirilemez.

STRUMP, TARİH BİR GÜN BU SORUYU SORACAK

Buradan Başkan Trump’a diplomatik fakat açık bir çağrı yapmak gerekir. Sayın Başkan, Irak’ı Amerikan askerlerinin sonsuza kadar kalacağı bir ülkeye dönüştürmeniz beklenmiyor. Irak halkının kaderini Washington’ın belirlemesi de doğru değildir. Fakat Amerika’nın yıllarca oluşturduğu düzenin sonuçlarından tamamen uzaklaşıp ardından ortaya çıkan tabloyu başarı olarak ilan etmesi de tarih önünde savunulabilir değildir.

Eğer İran destekli silahlı yapılar Irak devletinden daha cesur davranıyorsa, eğer milis liderleri Bağdat’ın dış politikasını meydan okuyucu görüntülerle belirleyebiliyorsa, eğer Washington’ın desteklediği siyasi düzen bu yapıları devlet otoritesine tabi kılamıyorsa Amerika’nın Irak politikasını yeniden düşünmesinin zamanı gelmiştir.

Çünkü Irak’ta asıl soru artık kaç Amerikan askerinin kaldığı değildir.

Asıl soru şudur: Amerika çekilirken arkasında nasıl bir Irak bıraktı?

Eğer cevap, devlet kurumlarının içerisinde yer alan fakat emir-komuta zinciri tartışmalı silahlı yapıların hükümetten daha caydırıcı olduğu bir Irak ise Washington’ın kendisini başarılı ilan etmesi için henüz çok erkendir.

ALİ EL-ZEYDİ’YE DE AYNI AÇIKLIKLA SESLENMEK GEREKİR

Sayın Ali el-Zeydi, bir başbakanın en büyük düşmanı kendisine yöneltilen sert eleştiri değildir. Asıl tehlike, toplumun başbakanın kararlarının hiçbir sonuç doğurmadığına inanmaya başlamasıdır.

Bugün önünüzde basit ama tarihî bir tercih bulunmaktadır.

Ya Irak devletinin bütün silahlı yapılar üzerinde tek ve tartışmasız otorite olduğunu göstereceksiniz ya da başbakanlık makamının devlet içerisindeki silahlı güçler üzerinde yalnız sınırlı bir nüfuza sahip olduğu kanaati giderek yerleşecektir. Bunun ortası yoktur.

Amerikan bayrağına yapılan muamele konusunda kurulacak komisyonlar bu sorunu çözmez. Mesele Amerika’yı memnun etmek değildir. Mesele Irak devletinin sözünün geçip geçmediğidir. Failler ve görüntüler ortadaysa hukuk işletilir. Silahlı grubun siyasi nüfuzuna bakılmaz. Aksi halde her soruşturma, devletin güçlüden izin istemesine dönüşür.

Bir başbakanın dünyaya verebileceği en güçlü mesaj basın toplantısı değildir. Hukukun, kendisinden daha güçlü olduğunu düşünenlere uygulanmasıdır.

Bunu yapamayan bir başbakan yabancı liderlerden ne kadar övgü alırsa alsın kendi ülkesinde siyasi ağırlık kazanamaz. Trump’ın “harika başbakan” demesi Bağdat sokaklarında otorite yaratmaz. O otoriteyi Washington değil, Irak devletinin kendisi oluşturmak zorundadır.

WASHINGTON VE BAĞDAT İÇİN SON UYARI

Bugün Irak’ta yaşananların uluslararası kamuoyu tarafından dikkatle izlenmesi gerekiyor. Çünkü Irak sıradan bir ülke değildir. Körfez'in, İran'ın, Türkiye'nin, Suriye'nin ve Arap dünyasının kesişme noktasında bulunan; dünyanın en büyük enerji rezervlerinden bazılarına sahip olan Irak'ın yeniden vekâlet savaşlarının merkezine dönüşmesi bütün bölgeyi etkiler.

Amerika'nın da İran'ın da Irak'ı birbirleriyle hesaplaşacakları bir satranç tahtası olarak görme dönemi sona ermelidir.

Washington'a düşen görev Irak adına hükmetmek değildir; kendi politikalarının doğurduğu sonuçları dürüstçe görmek ve Irak'ın gerçek devlet kurumlarının güçlenmesini desteklemektir. Bağdat'a düşen görev ise egemenliği slogan olmaktan çıkarıp devlet pratiğine dönüştürmektir.

Ve Ali el-Zeydi'nin önünde bundan daha kişisel bir sınav bulunmaktadır: Başbakan olduğunu dünyaya değil, Irak devletine meydan okuyan silahlı yapılara göstermek.

Bugün Bağdat sokaklarında ayaklar altında görünen şey Amerikan bayrağı olabilir. Fakat mesele orada bitmiyor. O görüntünün altında çok daha büyük bir soru yatıyor: Irak'ta son sözü kim söylüyor?

Washington mı, Tahran mı, milisler mi, yoksa Irak devleti mi?

Bu soruya açık ve tartışmasız bir cevap verilmedikçe Joe Wilson'ın ağır sorusu dünyanın farklı başkentlerinde tekrar tekrar sorulacaktır. Başkan Trump'ın da Ali el-Zeydi'nin de propaganda cümlelerinden önce cevaplaması gereken soru budur.

Çünkü devletlerin itibarı bayraklarının kaç kez dalgalandığıyla değil, hukuklarının silahlardan daha güçlü olup olmadığıyla ölçülür.

Ve Irak'ın bugün bütün dünyanın gözü önünde vermekte olduğu sınav tam olarak budur.