Değerli okurlarım; Türkiye bir deprem ülkesidir. Bu kadim coğrafyada yaşayanlar deprem gerçeğini kulaktan dolma bilgilerle değil, evleriyle, sokaklarıyla, şehirleriyle birlikte sallana sallana öğrendi. Ne yazık ki öğrendiğimiz her ders, çoğu zaman bir sonraki afete kadar hatırlanıyor.1939 Erzincan Depremi'nden 1999 Marmara Depremi'ne, 2023 Kahramanmaraş depremlerinden son yıllarda yaşanan sel, heyelan ve orman yangınlarına kadar her büyük afetten sonra milletçe aynı cümleyi kuruyoruz: "Bu felaketten ders çıkarmalıyız."

Peki gerçekten biz ders çıkarıyor muyuz?

6 Şubat 2023'te meydana gelen ve "Asrın Felaketi" olarak tarihe geçen bu depremler, bize bir gerçeği acı şekilde yaşattı. Kıymetli okurlarım; Afet yönetimi sadece enkaz altında kalan insanları kurtarmak değildir. Afet yönetimi, binaların yıkılmamasını ve insanımızın enkaz altında kalmasını önlemektir. Uzmanların yıllardır ifade ettiği gibi afet yönetiminin özü kriz yönetimi değil, risk yönetimidir. Afet meydana gelmeden önce tehlikeyi görmek, riski azaltmak ve toplumu hazırlamak esastır.

Bugün birçok belediyemiz hâlâ yeni arama kurtarma ekipleri kurmakla övünüyor. Elbette arama kurtarma ekipleri önemlidir. Ancak asıl sorulması gereken soru şudur:

Neden insanlarımızı kurtarmak zorunda kalıyoruz?

Eğer şehirlerimizi doğru planlasaydık, sağlam yapılar inşa etseydik, riskli bölgelerde yapılaşmaya izin vermeseydik, imar afları çıkarmasaydık, afet eğitimlerini yaygınlaştırsaydık, bugün binlerce insanımızı enkazdan çıkarmaya ihtiyaç duyacak mıydık?

Japonya'da büyük depremler oluyor, insanlar korkuyor ama şehirler dimdik ayakta kalıyor. Çünkü onlar afet sonrası müdahaleye değil, afet öncesi hazırlığa yatırım yapıyorlar. Biz ise depremden önce susuyor, depremden sonra çok konuşuyoruz

Üstelik mesele sadece deprem de değildir.

Karadeniz'de meydana gelen sellerde dere yataklarına yapılan yapılaşmaların bedelini çok ağır ödüyoruz. Akdeniz ve Ege'de yaşanan orman yangınlarında plansız kentleşmenin ve ekolojik tahribatın sonuçlarını yaşayarak öğreniyoruz. İç Anadolu'da kuraklık, büyükşehirlerde ani su baskınları, kıyı kentlerimizde iklim değişikliğinin ani etkileri giderek artıyor. Afetler artık yalnızca depremden ibaret değildir; çoklu riskler çağında yaşıyoruz.

Bu nedenle afet yönetimi yaklaşımımızı yeniden değerlendirmek ve yaşanan tecrübeler ışığında gerekli dersleri çıkarmak zorundayız.

Merkezi yönetim başta olmak üzere, belediyeler, üniversiteler, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar aynı masanın etrafında buluşmalıdır. Buna "afet yönetişimi" denilmektedir. Çünkü afetlerle mücadele yalnızca AFAD'ın, belediyenin veya devletin görevi değildir. Toplumun bütün kesimlerinin ortak sorumluluğudur. Risk azaltma çalışmalarında üniversitelerin bilimsel birikimi, belediyelerin uygulama gücü, sivil toplumun saha tecrübesi ve halkın katılımı bir araya gelmelidir.

Bugün yapılması gereken en önemli işlerden biri de kentsel dönüşümü amacına uygun yürütmektir. Kentsel dönüşüm, toplumun can güvenliği projesidir. Bir şehrin meydanını güzelleştirmekten ziyade, binalarını güvenli hale getirmek gerekir.

Mahalle bazlı afet planları hazırlanmalı, toplanma alanları korunmalı, kritik altyapılar güçlendirilmeli, hastaneler, okullar ve kamu binaları afetlere dirençli hale getirilmelidir. Her belediyede afet işleri müdürlükleri yalnızca arama kurtarma faaliyetleriyle değil, risk analizi, afet eğitimi, toplum hazırlığı ve dirençlilik çalışmalarıyla da ilgilenmelidir.

Afetler doğa kaynaklı olabilir; ancak felaketler çoğu zaman insan eliyle olmaktadır.

İnsanımızı deprem öldürmüyor, içinde yaşadığı çürük binalar öldürüyor.

Sel öldürmüyor, dere yatağına yaptığı binalar öldürüyor.

Yangın öldürmüyor, ihmalkarlık ve tedbirsizlik öldürüyor.

Artık enkaz başında kahramanlık hikâyeleri yazmak yerine, afet olmadan önce hayat kurtaran şehirler inşa etmeliyiz.

Şeyh Edebali'nin, "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" sözü bize; afet yönetiminde de yol gösterici olmalıdır. Çünkü önemli olan enkazdan insan kurtarmak değil, önemli olan insanların enkaz altında kalmasını önlemektir.