Kıymetli okurlarım Zaman, eskilerin “en büyük sermaye” dediği, geri gelmeyen tek hakikattir; ne var ki bugün en çok israf edilen de yine odur ve bu israf çoğu zaman gürültülü değil, sessiz ve fark edilmeden gerçekleşmektedir. Popüler kültür adı verilen bu görünmez tehlike, insanı eğlendirirken aynı anda tüketmektedir

Futbol, magazin, sosyal medya, diziler, alışveriş merkezleri ve reklamlar ilk bakışta masum görünse de zamanın en büyük tüketicileri hâline gelmiştir; insan artık kendi hayatını yaşamaktan çok başkalarının hayatını izlemektedir. Bu süreç aynı zamanda insanı doğadan koparmaktadır; bir zamanlar toprağa basan, gökyüzüne bakan ve mevsimleri hisseden insanın yerini, ekran ışığına hapsolmuş bir insan almıştır.

İngiltere’de yapılan bir araştırmada ortalama 80 yaşına kadar yaşayan bir insan, uyku ve temel zorunlu ihtiyaçlar dışındaki uyanık geçirdiği vaktin büyük bir kısmını ekranlar karşısında tüketmektedir. Hayatın yaklaşık 9-10 yılını sadece telefona bakarak, 9 yılını televizyon karşısında, geri kalan kısmını ise sinema ve futbol/spor gibi sosyal etkinliklerde harcar. Bu da yaklaşık 80 yılın 20 yılını heba etmiş anlamına gelmektedir. Eminim ki bizim ülkemizde bu süre 20 yıldan daha fazladır.Formun Altı

Şehirlerde beton duvarlar arasında sıkışan hayat, insanı hem ruhen hem bedenen daraltırken, doğadan kopan insanın aslında kendinden de koptuğunu bize bir kez daha göstermektedir. Artık şehirde yapılan yürüyüşler bile yaşamak için değil, paylaşmak içindir.

İletişim alanında da benzer bir kırılma yaşanmaktadır; sosyal medya çağında herkes konuşur gibi görünüyor: Ancak hakikat hiç de öyle değil yüz yüze sohbetlerin yerini kısa mesajlar alıyor, aynı masada oturan insanlar bile birbirine değil telefonlarına bakar hale geldiler. İletişim artmış gibi görünürken samimiyet azalmış, derin ilişkilerin yerini yüzeysel etkileşimler almış, insanlar anlaşılmaktan çok görünür olmayı önemser hâle gelmiştir.

Bu dönüşüm toplumsal yapıyı da zedelemiştir; eskiden komşuluk, paylaşma ve dayanışma varken bugün herkes kendi dünyasına çekilmiş, popüler kültürün “daha çok tüket, daha iyi görün, daha fazlasına sahip ol” (eşyaların kölesi) çağrısı insanı başkasından uzaklaştırarak yalnızlığa mahkûm etmiştir.

Kalabalıklar içinde yalnızlık çağın en büyük hastalığı hâline gelmiştir. Öte yandan bu durum sadece insani bir tercih değil, küresel bir sistemin sonucudur; Batı merkezli modern yaşam tarzı artık yalnızca bir kültür değil, devasa bir endüstri hâline gelmiş, büyük şirketler reklamlar, sinema, spor ve sosyal medya aracılığıyla insanlara nasıl yaşayacaklarını dayatmaktadır.

İnsanın ne giyeceğinden ne izleyeceğine kadar pek çok tercih, çoğu zaman farkında olmadan zihinlere yerleştirilmektedir. Milyarlarca insan bu sistemin içinde üretici ya da tüketici olarak yer alırken, bir yanda haz ve hız peşinde koşan kitleler, diğer yanda ise temel ihtiyaçlarını karşılayamayan milyonlar bulunmaktadır.

Eğlence alanı da bu dönüşümden nasibini almıştır; bir sanatçının milyonlara konser vermesi ya da bir futbol kulübünün insanların günlük hayatına kadar girmesi, artık eğlencenin ötesinde bir bağlılık ve yönlendirme biçimine dönüşmüştür. İnsanlar sadece takım tutmamakta, onunla yaşamakta; maç sonuçlarına göre üzülmekte, saatlerce tartışmalar yapmakta ve günler öncesinden başlayan reklamlarla belirli davranışlara yönlendirilmektedir. Tüm bunların sonucunda ise büyük bir kayıp ortaya çıkmaktadır: zaman, gençlik, aile içi iletişim, değerler ve en önemlisi düşünme yetisi.

Artık insanlar neyi isteyeceklerine bile kendileri karar verememekte, popüler kültür onların yerine düşünmekte ve yön vermektedir. Bu noktada yapılması gereken tek şey ise sadece fark etmek ve hayatımızda küçük adımlar atmaktır.

Ekranı kapatmak, doğaya çıkmak, bir dostla gerçek bir sohbet etmek ya da bir komşunun kapısını çalıp merhaba demek gibi basit görünen ama derin anlamlar taşıyan davranışlar, insanı yeniden kendine yaklaştırabilir.

Kaybettiğimiz değerleri yeniden kazanmak istiyorsak bunları yapmaya mecburuz. Çünkü zaman, harcandıkça değil; anlam buldukça değer kazanır ve belki de bugün sorulması gereken soru şudur: İnsan olarak artık fabrika ayarlarımıza dönmenin vakti gelmedi mi?