Azerbaycan'da başörtülü öğrencilerin eğitim hakkı üzerinden yaşanan tartışmalar, Türkiye'de haklı bir hassasiyet oluşturdu. Ancak bu hassasiyetin Azerbaycan yönetimine yönelik ağır suçlamalara, hatta iki kardeş ülkeyi karşı karşıya getirebilecek söylemlere dönüşmesi üzerinde düşünmeliyiz.
Başörtüsü nedeniyle bir öğrencinin okul kapısından çevrilmesini kabul edemeyiz. Fakat bu uygulamadan hareketle Azerbaycan'ı İslam düşmanı ilan etmek de tarihi gerçekleri ve kardeşlik hukukunu görmezden gelmek olur.
Azerbaycan'ın bugününü anlamak için dününü bilmek zorundayız.
Azerbaycan, 19. yüzyıldan itibaren Rus hâkimiyetine girmiş, 1920'de Sovyet yönetiminin kurulmasıyla siyasi, kültürel ve dini bakımdan köklü bir dönüşüm yaşamıştır. Türkiye ile Sovyet Rusya arasında yapılan 1921 Moskova ve 1925 Dostluk ve Tarafsızlık antlaşmalarının oluşturduğu siyasi ortam da iki kardeş halk arasındaki ilişkileri uzun yıllar sınırlandırmıştır.
Komünist yönetimin dini kurumlara, camilere ve geleneksel eğitime yönelik baskıları, Kur'an ve sünnet merkezli dini bilginin nesilden nesile aktarılmasını güçleştirmiştir. Azerbaycan halkı Müslüman kimliğini korumuş ancak dini hayatın toplumsal görünürlüğü ve kurumsal yapısı önemli ölçüde değişmiştir.
Bağımsızlığın ardından Türkiye ile artan ilişkiler, iki halkın birbirini yeniden tanımasına ve ortak dini, kültürel değerlerin daha görünür hâle gelmesine katkı sağlamıştır. Ancak yetmiş yıllık Sovyet mirasının bir anda ortadan kalkmasını beklemek gerçekçi değildir.
Peki, Türkiye 28 Şubat'ı yaşamadı mı?
Başörtülü öğrenciler üniversitelere alınmadı, kamu görevlileri inançları nedeniyle baskı gördü, eşinin başörtüsü yüzünden memur ve askerler mesleklerinden uzaklaştırıldı.
Üstelik Necmettin Erbakan'ın başbakanlığındaki 54. Refahyol Hükûmeti döneminde, tek bir Yüksek Askeri Şûra toplantısında 161 subay ve astsubayın, hükûmet döneminde ise toplam 243 askeri personelin ilişiğinin kesildiği bir gerçek.
Peki, o gün Müslümanlar Erbakan'a “hain” dediler mi?
Hayır!
Çünkü seçilmiş hükûmetin üzerinde askeri ve bürokratik vesayet vardı. Başbakanlık makamında bulunmak, devletin bütün kurumlarına hâkim olmak anlamına gelmiyordu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan döneminde ise yıllar içerisinde yapılan hukuki ve kurumsal değişikliklerle başörtüsü yasakları kaldırıldı. Öğretmenden doktora, hâkimden savcıya, polisten askere kadar kadınların başörtüsüyle görev yapabilmesinin önü açıldı.
Öyleyse kendi tarihimizden çıkardığımız dersi Azerbaycan için neden kullanmayalım?
Elbette İlham Aliyev yönetiminin kararları eleştirilebilir. Ancak Azerbaycan'ın Sovyet geçmişini, devlet yapısını ve güvenlik kaygılarını görmezden gelerek yönetime “hain” demek ne kadar doğrudur?
Özellikle İran meselesini doğru anlamalıyız. İran, Karabağ savaşları döneminde Ermenistan'la ekonomik, enerji ve stratejik ilişkilerini sürdürerek Erivan'a önemli destek sağlamış, Azerbaycan'ın güvenlik kaygılarını artırmıştır. Ayrıca Tahran'ın Azerbaycan'da kendi dini ve siyasi nüfuzunu güçlendirme arayışı da göz ardı edilemez.
Ancak İran'ın siyasi nüfuzuyla mücadele etmek başka, başörtülü bir öğrencinin eğitim hakkını sınırlamak başkadır. Bir kız öğrencinin başörtüsü, İran'ın siyasi faaliyetlerinin delili sayılamaz.
Dini özgürlüklerin baskılanması toplumsal huzursuzluğu artırabilir, yabancı güçlerin istismar edebileceği yeni alanlar oluşturabilir. Türkiye, 28 Şubat'ta bunun bedelini ödedi. Azerbaycan'ın aynı tecrübeyi yaşamasına elbette gerek yok.
Çözüm, yasaklarda değil; devletin güvenlik hassasiyetleriyle vatandaşların din ve vicdan özgürlüğünü uzlaştıracak toplumsal mutabakattadır.
Azerbaycan'ın İsrail, Rusya ve Çin'le ilişkileri de Türkiye'ye alternatif olarak görülmemelidir.
Rusya'nın tarihi ve askeri etkisi, İsrail'in savunma alanındaki iş birliği ve Çin'in ekonomik yatırımları Azerbaycan'ın dış politikasında önemli yer tutmaktadır. Ancak bunların hiçbiri Türkiye ile olan tarihi, kültürel ve stratejik kardeşliğin yerini tutamaz.
Karabağ'ın özgürlüğüne kavuşmasında Türkiye'nin desteği ve Şuşa Beyannamesi ile güçlenen stratejik ortaklık bunun açık bir göstergesidir. Türk Devletleri Teşkilatı çatısı altında gelişecek savunma, ekonomi, enerji ve ulaştırma iş birliği ise Azerbaycan'ın dışa bağımlılığını azaltabilecek ve Türkiye ile ilişkilerini daha ileriye taşıyabilecek tarihi bir fırsattır.
Bu nedenle Azerbaycan'ı başka ülkelerle ilişkilerini kesmeye zorlamak yerine, Türkiye ile bağlarını güçlendiren bağımsız bir devlet olarak desteklemek zorundayız.
Kardeşlik, yanlışları görmezden gelmek değildir.
Başörtüsü üzerinden yaşanan uygulamaları eleştirelim. Ancak Azerbaycan halkını incitmeyelim, iki ülkenin yönetimlerini karşı karşıya getirmeyelim ve kardeşlik bağlarımızı zedeleyecek söylemlerden uzak duralım.
Türkiye'nin görevi, tarihi tecrübesini ve diplomatik birikimini kullanarak kardeşine yol göstermek, sorunların karşılıklı anlayış ve suhulet içerisinde çözülmesine katkı sağlamaktır.
Unutmayalım! Yönetimler değişebilir, politikalar farklılaşabilir. Ancak Türkiye ile Azerbaycan'ın kardeşliği, bugünkü yönetimlerin tercihlerinden çok daha köklüdür.
Biz Azerbaycan'ın yanlışına sessiz kalmayacağız. Fakat Azerbaycan'ı da yanlışlarıyla baş başa bırakmayacağız.
Çünkü kardeşlik, her kararı alkışlamak değil; gerektiğinde doğruyu söylemek ve en zor zamanda bile birbirinin elini bırakmamaktır.
Tek millet, iki devlet anlayışının gerçek anlamı da budur.