Türkiye’de erken dönemlerden itibaren din sosyolojisi literatürü sekülerleşme konusunu işlerken Batı’daki kutsal-seküler ayrımını veri olarak kabul etmekte ve esasen Türkiye’ye dair sekülerleşme analizlerini bu ayrım üzerinden yapmaktadır. Bu ayrımın çifte gerçeklik alanını ifade ettiğinin tekrar altını çizmeliyiz.
Bu bağlamda erken zamanlarda yazılmış ilk din sosyolojisi kitaplarında “seküler” alanının islami anlamda karşılıklarını göstermek üzere Efal-i Mükellifin’e başvurmaktadırlar. Bilindiği üzere Efal-i Mükellefin mü’minlerin icraatlarını değerlendirir; farz, haram, vacip, sünnet, mübah gibi. Bazı şeyleri yapmak mü’minler üzerine farz iken bazılarını yapmak haramdır. İlk din sosyolojisi kitaplarında dini alan öncelikle farz ve haramlara atıfla tanımlanırken seküler alan mübahlar alanı şeklinde belirlenmektedir.
Mübah alanı bilindiği üzere mü’minlerin yapıp yapmama huşunda serbest bırakıldıkları faaliyetleri tanımlamaktadır. Bu din sosyolojisi kitaplarında mübah alanını seküler olana eşitlerken temel mentalitenin mübah=insana bırakılan alan şeklinde kurulduğunu anlamaktayız. Halbuki mübah alanı dinsel hakikatten otonom bir insani hakikat alanı değildir. Daha da ötede insani faaliyetlere dair böyle bir kategorilendirme (Ef’al-i Mükellefin) bazı faaliyetlerin farz bazılarının mübah olarak nitelendirilmesini belirleyen bizzat İslam’ın kendisidir. Dolayısıyla mübah alanı dinsen bağımsız bir seküler alan olarak tanımlanamaz.
Burada en belirleyici temel kavramın İslam’ın tevhid anlayışı olduğunu tekrar belirtmeliyiz. Tevhid sadece Allah’ın bir olduğunu ifade eden bir kavram olmayıp, evrenin, bilginin, varlığın vb. her şeyin kaynağının sadece Allah olduğuna atıfta bulunmaktadır. Bu durumda bir mü’minin temel referans kaynağı Allah olup, evren ve insana bu zaviyeden bakmaktadır.
Tabii ki gündelik hayatta insanlar ibadet edip dua ettikleri kadar ekonomik ve sosyal faaliyetlerde bulunurlar. Fakat ekonomik ve sosyal faaliyetler bağlamında düşündüğümüzde bir mü’minin helal rızık kazanması, başkalarının hakkını yememesi gibi dikkat etmesi gereken noktalar bulunmaktadır.
Batı düşünce tarihi içerisinde başından beri bu düalite belirgin bir şekilde izlenebilmektedir. Bu düalite Ortaçağ kadar modern ve postmodern zamanlarda da devam etmektedir. Söz gelimi; Francis Bacon insanın tabiat üzerine egemenliğinden bahsederken, insan ile tabiat arasında düalist bir ilişki kurmaktadır. “Öteki” şeklinde kurulan bu ilişki 19. Yüzyıla doğru geldiğinde tabiatın Tanrı’dan azade bir şekilde algılanmasını birlikte getirmiştir.
Descartes’ın -ki Hegel’e göre ilk modern insandır- bu düalist bölünmeyi daha da belirginleştirip kurumsallaştırdığını belirtmeliyiz. “Cogito” ile kendi varlığının referansını kendisine veren Descartes insandan hareket ederek Tanrı’ya varmaktadır. Esasen burada Tanrı bir referans olmayıp yeniden konumlandırılmaktadır. Tanrı evreni yaratmış ve modern zamanlara ulaşınca kendi alanına çekilmiştir. Bu bağlamda Descartes bir filozof ve matematikçi olarak Tanrı ve insanın alanlarını belirlemiş olmaktadır. Dikkat edilirse burada da kutsal ve seküler arasındaki düalist ayrışma işlemektedir.
Spinoza ise aşkın ve personal olan Tanrı’yı içkin ve evrene karışmış olarak yeniden konumlandırmaktadır. Esasen bir şekilde Tanrı’nın aşkınlığının içkinliğe çevrilmesi bir yandan dünyayı ve insanı yeniden öne çıkarırken, Tanrı’nın evrenle eşitlenmesi her şeyin dünyada geometrik düzen ve ölçüler içerisinde yeniden ele alınması zorunluğunu getirmektedir.
Modern dönemde “Kutsal”ın seküler karşısında zayıflayacağı beklentisinin ardından eklektik teoriye dönülmesi dinin etkisine atıfta bulunmaktadır. Fakat meseleyi teolojik kökenlerine referansla da ele almadığı için isabetli teşhislerde bulunamamaktadır.