Bir devlet hayal ediyorsunuz, o hayal bir günde gerçekleşmez.

Medeniyetimizi yeniden inşa etmek elbette bir seçimle gerçekleşmez.

Hele iki asra yaklaşan zihinsel tahribat, birkaç seçim kazanmakla ortadan kaldırılamaz.

Günümüzde Erdoğan’ı tartışırken yapılan en büyük yanlışlardan biri budur.

Meseleyi bir kişiye indirgemek…

Oysa dava Erdoğan’dan çok daha büyüktür.

Abdülhamid’in yalnızlığı…

II. Abdülhamid, parçalanmanın eşiğindeki bir imparatorluğu büyük güçler arasında denge siyasetiyle ayakta tutmaya çalıştı.

Karşısında sadece dışarıdaki devletler yoktu.

İçeride bürokrasi vardı.

Siyasi hesaplar vardı.

Farklı güç merkezleri vardı.

Ve devletin geleceğine ilişkin birbirinden tamamen farklı tasavvurlar vardı.

Bugün Abdülhamid dönemini yalnızca “kim haklıydı?” sorusuyla değil, başka bir soruyla da okuyabilmeliyiz;

“Devletin istikametini lider mi belirler, yoksa liderin etrafını kuşatan kadrolar mı?”

İşte Erdoğan meselesine biraz da buradan bakmamız gerekiyor.

Erdoğan neyi değiştirmeye çalıştı?

Cumhuriyet, Osmanlı'nın ardından yeni bir devlet ve toplum modeli inşa etti.

Batılılaşma ve çağdaşlaşma arzuları devletin temel hedefi olurken, İslami değerler toplumsal yapıdan uzaklaştırıldı. Türkiye'nin Batı ile siyasi, askerî ve ekonomik değişimi öncelikli oldu.

İşte Erdoğan bu anlayışı değiştirecek adımlar attı;

Batı ile ilişki kuran ama Batı'ya mahkûm olmayan Türkiye…

İslam dünyasıyla yeniden güçlü ilişkiler geliştiren Türkiye…

Türk dünyasına yeniden dönen Türkiye…

Silahını, teknolojisini ve kritik sistemlerini mümkün olduğunca kendisi üreten Türkiye…

Kendi kararını kendisi verebilen Türkiye.

İşte Erdoğan döneminin tarihsel öneminin burada aranması gerekmektedir.

2007’den 15 Temmuz’a…

2007 önemli bir kırılmaydı.

Sonrasında savunma sanayiinden dış politikaya kadar Türkiye'nin hareket alanı genişlemeye başladı.

Ardından 15 Temmuz geldi.

Türkiye çok ağır bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kaldı.

Millet sokağa çıktı.

Darbe başarısız oldu.

Sonrasında devletin güvenlik ve istihbarat yapılanmasında önemli değişikliklere gidildi.

Suriye'de, Libya'da ve Karabağ sürecinde Türkiye'nin askerî, diplomatik ve teknolojik kapasitesinin sahaya yansımasını gördük.

Bunları yok sayamayız.

Fakat başka bir gerçeği de yok sayamayız.

Sorun Erdoğan’ın önünde mi, arkasında mı?

Türkiye güçlendikçe iktidarın çevresinde oluşan menfaat ilişkilerinin de sorgulanması gerekir.

Makamı hizmet değil imtiyaz görenler…

Liyakati değil yakınlığı önceleyenler…

Millet ekonomik sıkıntı içerisindeyken şaibeli servet ilişkileriyle gündeme gelenler…

Bürokrasiyi devletin değil kendi çevresinin alanı görenler…

Bunların hiçbiri “yerli ve millî Türkiye” idealinin parçası olamaz.

Adının önünde hangi unvanın bulunduğunun da önemi yoktur.

Bakan olmuş…

Milletvekili olmuş…

Bürokrat olmuş…

Partinin en eski isimlerinden olmuş…

Ne fark eder?

Kul hakkının partisi olmaz.

Erdoğan ile millet arasına kim giriyor?

Bugün asıl sorulması gereken soru budur.

Milletin ekonomik sıkıntısını Erdoğan'a doğru biçimde anlatmayan kim?

Devlet kurumlarında liyakatin önüne sadakati ve yakınlığı koyan kim?

Yolsuzluk iddialarının üzerine kararlılıkla gidilmesini geciktiren kim?

Terörsüz Türkiye hedefinde toplumsal kardeşliği güçlendirmek yerine süreci kendi siyasi veya bürokratik hesabına göre okuyan kim?

Bunların cevaplarını bulmadan yalnızca Erdoğan'ı tartışmak kolaycılıktır.

Ama Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ı tarihsel bir sorumluluk beklemektedir;

Kendi adına hareket ettiğini söyleyenlerle kendi idealine hizmet edenleri birbirinden ayırmak.

Temizlik kaçınılmazdır

Ben Türkiye'nin önündeki dönemde bunun yapılacağına inanıyorum.

Kim olursa olsun…

Yolsuzluğa bulaşmışsa,

Makamını şahsi menfaatine kullanmışsa,

Milletin emanetine ihanet etmişse,

Devlet içerisinde başka güç odaklarının hesabına hareket etmişse,

Hukuk içerisinde hesabı sorulmalıdır.

Çünkü Erdoğan'ın inşa etmeye çalıştığı Türkiye, kişilere bağımlı kalırsa Erdoğan sonrasında yaşayamaz.

Asıl mesele de bu değil mi?

Erdoğan sonrası Erdoğan

Erdoğan bir gün siyasetten ayrılacak.

Herkes ayrılır.

Abdülhamid de ayrıldı.

Menderes de…

Özal da…

Erbakan da…

Fakat mesele insanların gitmesi değil, geride hangi fikrin ve hangi kurumların kaldığıdır.

Erdoğan döneminin gerçek başarısı gelecekte buradan anlaşılacaktır.

Eğer Erdoğan sonrası için Türkiye’de;

Liyakatli,

Ahlaklı,

Kul hakkından korkan,

Devleti ganimet görmeyen,

Kendi medeniyet değerleriyle barışık,

Bilim ve teknolojiyi bilen,

Dünyayı okuyabilen,

Yerli ve millî bürokratlar yetiştirebilirse…

İşte o zaman bugün atılan temel taşlarının ne anlama geldiğini daha iyi anlayacağız.

Bahçeli’nin gördüğü ne?

Devlet Bahçeli'nin son yıllarda Erdoğan'a verdiği desteği de yalnızca günlük siyaset üzerinden okumak yeterli olmaz.

MHP ile AK Parti aynı siyasi gelenekten gelmiyor.

Farklı tarihleri, farklı tabanları ve farklı siyasi ideolojileri var.

Buna rağmen Bahçeli, özellikle devletin bekası, terörle mücadele ve Türkiye'nin bölgesel konumu gibi meselelerde Erdoğan ile ortak bir irade gösterdi.

Bunun değerlendirmesini tarih yapacak.

Ancak bize düşen de soru sormaktır;

Türkiye'nin önümüzdeki elli yılı mı konuşuluyor, yoksa önümüzdeki seçim mi?

Söylem yetmez…

Burada Fatin Dağıstanlı'nın kullandığı ifadeyi hatırlamak gerekiyor:

Söylem değil, eylem.

“Yerli ve millîyim” demek yetmez.

Kul hakkı yemeyeceksin.

“Erdoğan'ın yanındayım” demek yetmez.

Devletin makamını şahsi servet kapısına çevirmeyeceksin.

“İslam” demek yetmez.

Ahlakını yaşayacaksın.

“Türkiye Yüzyılı” demek yetmez.

Onu taşıyacak liyakatli kadroları yetiştireceksin.

Çünkü benim meselem kişiler değildir.

Benim meselem Türkiye'dir.

Milletimizin yeniden kendi medeniyet değerleri üzerinde yükselmesidir.

Ve inanıyorum ki Erdoğan'ın tarihsel anlamı da yalnızca bugün yaptıklarıyla değil, kendisinden sonra ayakta kalacak Türkiye'yi ne kadar sağlam temeller üzerine oturttuğuyla anlaşılacaktır.

Bugün Erdoğan'ın yanında veya karşısında olmak herkesin siyasi tercihidir.

Fakat makam, para ve güç karşısında nerede durduğumuz siyasi tercihten daha büyük bir meseledir.

Çünkü seçimlerin hesabını sandık görür.

Emanetin hesabını ise önce vicdan, sonra tarih sorar.