Yüzyıllık jeopolitik düzenler bir gecede yıkılmaz. Önce onları ayakta tutan güç dengeleri aşınır, ardından ittifaklar çözülür, son olarak da yeni aktörler ortaya çıkar. Bugün “Orta Doğu'da” tam da böyle bir tarihî kırılmaya tanıklık ediyoruz.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen sınırlar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan güvenlik mimarisi ve Soğuk Savaş boyunca şekillenen güç dengeleri artık aynı ağırlığa sahip değil. Amerika Birleşik Devletleri bölgeden tamamen çekilmese de artık tek başına düzen kuran hegemonik güç olma iradesini eskisi kadar taşımıyor. Ortaya çıkan boşluk ise bölgesel aktörleri yalnızca daha güçlü değil, aynı zamanda daha iddialı hâle getiriyor.
İran devrim ihracı söylemini bütünüyle terk etmese de giderek daha pragmatik ve jeopolitik bir akılla hareket ediyor. Netanyahu’nun fanatik ve saldırgan tutumu farklı olsa da derin İsrail, güvenliği yalnızca askerî yöntemlerle değil, bölgesel ittifak ağlarıyla tahkim etmeye çalışıyor. Keza Körfez ülkeleri ekonomik çeşitlenme üzerinden yeni bir denge arıyor. Hindistan ise artık sadece Güney Asya'nın değil, “Orta Doğu”nun da stratejik oyuncularından biri olma hedefini açıkça ortaya koyuyor.
Bu tablo, Türkiye’ye hem yeni tehditler hem de yeni fırsatlar sunuyor. Zira Türkiye ilk kez aynı anda Karadeniz, Kafkasya, Balkanlar, Doğu Akdeniz, “Orta Doğu” ve Orta Asya'yı birbirine bağlayan merkezî bir eksen üzerinde bulunuyor. Enerji koridorları, ulaştırma hatları, dijital altyapılar ve ticaret yolları yeniden şekillenirken Anadolu coğrafyası yeniden stratejik değer kazanıyor. Bu, jeopolitiğin coğrafyaya yeniden değer yüklemesinden kaynaklanıyor. Ancak jeopolitik avantaj, tek başına başarı anlamına gelmez.
Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Coğrafyasının sunduğu imkânları ekonomik üretime, teknolojik kapasiteye ve kurumsal güce dönüştüremeyen devletler, sahip oldukları stratejik konuma rağmen büyük güç olamamışlardır. Zira jeopolitik potansiyel üretir, siyaset ise, bu potansiyeli sürdürülebilir güce bir dönüştürür.
İşte Türkiye'nin önündeki en büyük fırsat da tam burada ortaya çıkıyor:
Eğer Ankara, savunma sanayiindeki başarısını yüksek teknolojiye, yapay zekâya, yarı iletken teknolojilerine, enerji güvenliğine, finansal derinliğe ve bilimsel üretime taşıyabilirse, sadece bölgesel bir güç değil, düzen kurucu bir aktör hâline gelebilir. Çünkü yeni dünya düzeninde güç: Yalnızca askerî kapasiteyle değil, tedarik zincirlerini, veri akışını, enerji güzergâhlarını ve finansal ağları yönetebilme becerisiyle ölçmektedir. Ancak aynı süreç ciddi riskleri de beraberinde getirir. Türkiye'nin yükselen etkisi, doğal olarak karşı dengeleme stratejilerini tetikleyecektir.
İsrail'in Doğu Akdeniz'deki arayışları, Hindistan'ın Güney Kafkasya ve Doğu Akdeniz'e artan ilgisi, Türkiye'nin nüfuz alanını sınırlama arayışları olarak okunmalıdır. Bunlara, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Fransa’yı da eklemek gerekir. Uluslararası ilişkilerde yükselen her güç, yalnızca yeni ortaklar değil, yeni dengeleme koalisyonları da üretir.
Bütün bu risklere karşı Türkiye, barış ve adalet temelinde yürüttüğü dış politika, şimdiye kadar gayet başarılı sürdürdü. Önümüzeki süreçte dış politikada yakaladığı bu başarıyı iç politikada da başarmalıdır. Zira büyük stratejiler yalnızca dış politikayla inşa edilmez. Güçlü ekonomi, öngörülebilir hukuk sistemi, nitelikli eğitim, bilimsel üretim, teknolojik yenilik ve toplumsal dayanışma, jeopolitik etkinliğin görünmeyen sütunlarıdır.
Türkiye’nin değişen bölgesel düzenin güçlü bir oyuncusu olma potansiyeli vardır. Türkiye, sahip olduğu potansiyeli doğru kullandığı zaman yeni düzenin kurallarını şekillendiren kurucu akıllardan biri olabilir. Geleceği, yalnızca güç sahipleri değil, gücü anlamlı bir düzene dönüştürebilen akıllı devletler şekillendirebilir.