Parayı bilmediğimde para yerine şeker veya oyuncak verilmesini ne çok isterdim. Parayı bildiğimde de uzun bir zaman param olmadı.
Çocukluğu masum geçen nesillerdeniz galiba. Çocuklarımız kadar şanssız değiliz. Kirlenmemiş çevrenin çocuklarıydık. Yoksunluk veya yoksulluğun içinde masumiyetimiz tüm güzelliğiyle görünürdü.
Oyuncaklarımız bizim gibi masum toprak ve tahtadandı. Toplarımız kaşağılarla elde edilmiş hayvan kıllarındandı. Gökyüzündeki yıldızlar, parlayan ay saklambaç oyunlarımızın ebe bulucularıydı.
Küllüklerden topladığımız gazoz kapaklarının, kibrit kutularının ön ve arka yüzleriyle oynadığımız oyunlar çocukların bir araya gelme vaktiydi.
Evde bilhassa sokakta oynanan bilyeler her çocuğun hassaten erkek çocukların en mutlu anıydı. En güvenli yerimiz, anonim oyun merkezimiz sokaklardı. Aklımıza ne acıkmak, ne de susamak gelirdi.
Bütün bu oyunların içinde paranın yeri yoktu veya oyunun değersiz bir parçası olarak vardı. Çocukluğumuzun parayla ilişkisi neredeyse bir hiç hükmündeydi. Paradan çok uzaktık o bize yaklaşmak istese de.
Okullu yıllarımız başladı. Oyuncakla beraber paraya olan ilgimiz de değişti. Mektep yolumuzun üzerindeki bakkaldan, halka tatlısını sokakta bağırarak satan tatlıcıdan, varlıklı çocukların davranışlarından bizim de paramız olsun isterdik. İçimizde uyandırırdık bu hissi.
Babamız okul için gerekli her şeyi almıştı. Öğlenleri eve gelince yemeklerimiz hazırdı. Okula yaya gidiyorduk taşıt için paraya ihtiyaç yoktu. Yine de paranın ihtiyaç olduğunu düşünmeye başladık.
Uzun yıllar babamdan para isteyemedim. Nedenini bilemiyorum. Lakin bu ihtiyacımızı gidermeliydik. Sığınırdık annemize. Bazen fistanının cebindeki kuruş veya liralardan alırdık. Babamdan harçlık istesin diye yalvarırdım anacığıma. Öperdim elini yüzünü harçlığı koparıncaya dek.
Liseye gelene kadar anacığımın cep kasasından, baba bankasından para transferiyle yaşadık. Ama kendi kazancımızın olması eve para getirme düşüncesi ilmek ilmek benliğimi dokuyordu. O kadar çok arzu ediyordum ki para kazanmayı, bilemezsiniz. Ne yaparsınız, imkanlar kısıtlıydı. Bazen ot veya ekim biçiminde komşularımıza ırgatlık eder ve oradan aldığımı parayla mutlu olurdum. Bazen de dayımların satın aldığı hayvanları şehre yaya götürür harçlık alırdım. Bunlar daima elime düşmezdi. Rakiplerim çoktu.
Karar vermiştim az da olsa para kaynağımın sürekli olmasını gerçekleştirmeye. Babama söyledim. Önce kaşlarını çattı sonra;
— Ne yapabilirsin ilçede oğlum? Okulun var. Hafta sonları ancak çalışabilirsin. İstersen sanayiye veya berbere bırakabilirim dedi. Ben bunları istemediğimi biliyordum. Kendi paramı sadece bana ait işle kazanmak istiyordum. Babam fikrimi sorunca biraz korkarak kısık bir sesle;
— Ayakkabı boyacısı olsam. Bana bir boya sandığı yapsan. Çarşıda ayakkabı boyasam olmaz mı dedim. Unutamam babamın o zaman yüzünün aldığı hali. Sustu. Evimizin penceresinden Sultan Havayi çeşmesinin olduğu tarafa bakmaya başladı. Anacığım da karşısında pencerenin sekisinde oturuyordu. Sonra birbirlerine baktılar. Babam anamın bir işteki onayını veya reddini yüzünden anlardı. Babam sevdiğini almıştı. O zamanlar sevdiğini alamayanlar aldıklarını severler ve bir ömür mutlu yaşarlardı. Birbirlerine bakınca bu sevgiyi görürdünüz daima. Babam döndü bana ve;
— Çarşıda ayakkabı boyamayı gerçekten istiyor musun?
— Evet baba, istiyorum. Yüzünü aşağı etmem. İşimi güzel yaparım. Dedemin ve senin iskarpinlerini iyi boyamıyor muyum?
Boyacılığı gerçekten istiyordum. İş bitiğinde emeğin karşılığını hemen almak çok hoşuma gidiyordu.
— Boyuyorsun tabi. Ama orası çarşı.
— Başarırım inşallah.
— Peki. Yarın bir boya sandığı yaparım oğluma. Şu 10 lirayı kendine sermaye yap. Boya, cila, fırça, sünger al. Annen eski kadifelerden de versin. Rastgele.
— Ver elini öpeyim baba. Anamın da yüzünü. Görün bundan sonra oğlunuzun eve ne kadar para getireceğini.
Babamlar gülümsediler. Çocukluk heyecanımın ölmesini istememişler. Bu işi uzun zaman sürdüremeyeceğimi de biliyorlarmış meğer.
Boya sandığımın yapılıp eve geleceği gün bir asır gibi geldi bana. Bir cuma günüydü. Babam boya sandığımı yapmış ben de malzemeleri almıştım. O gece geçmiyordu. Sabah oldu ve kahvaltı biter bitmez saat 7 gibi kendimi çarşıda buldum. Köylüler ve emekçiler erkenden gelirlerdi çarşıya. Sırtımda boya sandığım, dilimde "boyacı... boyacı..." sözleri vardı. Aşağı çarşıda Ali'nin petrolünden Tatlısuların dükkanının bulunduğu uca kadar gidip gelmeye başladım. Bilhassa kahvelerin içinde dolaştım. İlk tur atışımda herkes bana bakıyor gibi hissettim ve çok utandım. Hatta o kadar çok heyecanlanmış ve utanmıştım ki sandığımın üzerinde uzun bir zaman oturmuş kalmıştım. Çarşının demirbaş boyacıları da bana farklı bakıyordu. Allah'tan ailemizi tanıdıkları için kızmadılar. Akşama kadar bir kaç çift ayakkabı boyadım. Her ayakkabı için aldığım yirmi beş kuruş veya babamı tanıyanların verdiği elli kuruşları ceplerimin en sağlam yerine koyuyordum. İş olmadığı zamanlar dönüp dönüp onları sayıyor dünyadaki en güzel şeyden daha güzel şeyler olarak tekrar cebimin en sağlam olanına yerleştiriyordum.
Akşam eve geldiğimde çok sevinçliydim, kendi emeğimle para kazandığım için. Ayrıca endişeliydim babama kararımı nasıl anlatacağım diye. Bayramlarda toplayıp, durup durup saydığımız şekerlerin aynı heyecanını yaşıyordum. Gecenin geç vaktine kadar kazandığım kuruşların kaç lira ettiğini sayıp durdum. Çok mutlu oldum. Sabah kahvaltıda babamla anacığıma artık boyacılık yapmayacağımı söyledim ve kazandığım parayı da kendilerine vermek istedim.
Şaşırmışlardı. Nedenini sordular. Çarşıdakilerin arkamdan konuştuğu, boyacılıktan ziyade daha başka işler yapmam gerektiğini söyledikleri içindi. Babamlar ve dedemler ilçenin en tanınmış ailelerindendi.
Babamlar, azı şaka, çoğu ciddi olmak üzere konuşmaya başladılar.
— Bak oğlum, kimin ne dediği değil, senin ne yaptığın önemlidir. Kim ve ne olursak olalım düşüp kalkmayan sadece Allah'tır. İnsan zorda kalırsa her işi yapar. Yeri geldiği zaman her işi yapabilmen gerektiği için bu fırsatı verdik. Bunu gerçekleştirdin, dediler.
Kızmalarını beklerken böyle davranmaları beni çok mutlu etmişti. İtiraf etmeliyim! O bir günlük boyacılıkta kazandığım para hayatımın en unutulmaz kazancı olarak zihnimde yer etmişti. Yazımın başlığı olan Ça-Ço-Bo! ise ömrümdeki bir günlük çarşıdaki çocuk boyacı kariyerimdi.