0
Aradan bir yıl geçmiş olmasına rağmen 15 Temmuz FETÖ'cü darbe girişimi ve darbeye gösterilen şanlı direniş üzerinden heyecanlı tartışmamız sürüyor. FETÖ örgütlenmesinin karanlık ilişki ağı ve dizginlenemeyen bir 'iktidar istenci' ile kafayı nasıl ile Cumhuriyet'in paryaları olarak konumlandırılmış toplumun asli ve geniş kesimlerinin tahmin edilmeyen eylemliliğinde açığa çıkan basiret, cesaret ve sahicilik değişmeyen iki konumuz. Mevcut ahval de bu iki konunun keskinleştirilmesi, tahkim edilmesi üzerinden işliyor. Zira FETÖ çetesinin kötücül doğasına ilişkin pekiştirmeler yaşanan tehdidin büyüklüğünü gösterdiği gibi aynı zamanda fiili girişime dönüşen bu tehdide karşı verilen mücadelenin ölçü kabul edilmezliğini de gösteriyor. İki seçenekte birbirini besliyor. Esas itibariyle bunda bir yanlışlık, bir çarpıtma da yok. Mevcudun dile gelmesidir bu. Lakin bir adım ötesi bunun bir kapan, sınırlandırıcı bir konum olduğunu da gösteriyor. Zira odaklanılacak ve altı çizilecek kısmın gölgelenmesine neden oluyor. Peki, nedir gölgelenen, altı çizilemeyen?
Defaatle tekrarlaya geldiğimiz gibi her daim akılda tutulması ve kemal-i ciddiyetle ele alınması gereken husus şudur; Türkiye'nin operasyona uğraması, uğratılması, üzerinde oyunlar çevrilmesi ve içerden ve üstelik akla hayale gelmedik yerlerden devşirilen hainler üzerinden saldırıya maruz kalmasında şaşılacak bir şeyin olmadığıdır. Türkiye ve diğer pek çok ülke saldırıya uğramakta, üzerinde oyunlar oynanmakta ve planlar yapılmaktadır. Pek çok iç ve dış güç odağı, şer şebekesi, çıkarları için dünyayı ateşe verecek insaf ve vicdan yoksunu yeryüzünün mazlum ve mağdurları üzerinden hayata geçirilecek kirli oyunları planlayıp sahnelemekte. FETÖ'cü darbe girişimi de bu alçakça girişimlere eklemlenen bir hadisedir.
Milletin azim ve kararlılığı ile püskürtülen girişim iki hususu açığa çıkartmakta; birincisi herkesin altını çizdiği tehdidin ve tehlikenin büyüklüğü ikincisi nasıl kırılgan ve pamuk ipliğine bağlı bir hal içerisinde bulunduğumuz. Birincisinin yani tehdit ve tehlikelerin aktörlerini kontrol etme ve ortadan kaldırma imkanından yoksun olduğumuza göre tehdit ve tehlikeyi savuşturacak, etkisini azaltacak, kırılganlığımızı giderecek şahsi, toplumsal ve kurumsal direncimizi güçlendirmektir. Bu da Türkiye'nin topyekûn güçlenmesi, kronik sorunlarından, ayak bağlarından kurtulması ile mümkündür.
Esas itibariyle iç barışın sağlandığı, toplumun tüm kesimlerinin sürece katıldığı, akıl ve ruh dinginliklerini yitirmiş çevrelerin bile diriltici bir dokunuşla sağaltıldığı bir iklimin inşası karşımızda zorunluluk olarak duruyor. Bu iklimin behemehal sistemin yapılanmasına nüfuz edeceği ve bir asırdır tökezleyen, mağduriyet ve mazlumiyet üretme dışında dişe dokunur bir becerisi olmayan verili sistemi muhafazaya dönük ayartmalara meydan vermeden bu coğrafyanın, bu kültürün, bu inanç evreninin temel parametreleri doğrultusunda ve şüphesiz insanlığın tecrübe birikiminden damıtılan ilke ve değerleri gözeten bir özgüven temelinde yol almak durumundayız.
Sistemin dönüşümü meselesi bu açıdan hayati bir mesele olup mevcut küresel güç dinamiğinde bizi güçlü kılacak ana parametrelerden birisini hatta en önemlisini oluşturmaktadır. Nitekim FETÖ hadisesi de göstermiştir ki iktidar aygıtları, ahlaktan yoksun taktik-stratejik hamleler değil milletin maşeri vicdanı, meşruiyet zemini bizi ayakta tutmuştur.
Hele hele İslam coğrafyasının yakın tarihi, mevcut ekonomi politiği ve siyasi-kültürel dokusu dikkate alındığında mevcudiyetimizi ve istikbalimizi güvence altına alacak, bulunduğumuz noktayı başta kendimiz ve çevremiz için sulh ve selamet diyarına çevirecek şey meşruiyettir, ilke ve değerlere uygunluktur ve ilişkide bulunduğumuz tüm varlığın rızasını gözeten bir pratiktir. Bu durumu salt mevcut konjonktürün dayattığı pragmatik bir seçenek olarak değil bu dünyada bir iddia sahibi olarak bulunuşumuzun yegane yolu olarak ele almak durumundayız.
Şüphesiz siyasetin mevcudun imkanları üzerinden seyreden bir ameliye olduğu açık. Lakin mümkün ile mukayyet olan siyaseti kuşatacak, besleyecek, ruhunu oluşturacak şey, söz konusu iddianın dayanakları olmak zorundadır. Bugün söz konusu iddiayı ve iddianın dayanaklarını rafine bir dil ve sahici bir eylem ile buluşturmak ve yaşadığımız hayatı bu dil ve eylem ile imar etmek ertelenmez bir görevdir. Ne güzel diyordu Aliya: "Bizde zalimlerden olursak, zulme karşı savaşmamızın bir anlamı kalmaz. Kitab'a uyacağız."
15 Temmuz hadisenin büyüklüğü aşikar, tekrarlamaya lüzum yok. Ayrıca hadisenin çok çetrefilli ve içinden çıkılmaz, karşısında büyük hayretler yaşamamız gereken bir hadise olduğu şeklindeki komplocu okumaya da aşırı prim vermemek durumundayız. Doğrusu açık ve samimi olunacaksa yaşadığımız hadise ana yönleriyle açık ve yalın. Hadiseyi büyüten dışarısının büyük ve etkili olması kadar bizim zaaflarımızın, kusurlarımızın, ihmallerimizin büyüklüğüdür. Fark edilmesi, ders çıkarılması ve giderilmesi gereken budur.