0

İnanılan yalanlar mı gerçek, yoksa gerçek sanılanlar mı yalan;

21. Yüzyılın kodları tefekkür edilesi bu cümle de saklıydı. Emperyalist kültüre dönüştürülen dünya, kabuk değiştiriyordu. Yeryüzü teknoloji ve iletilişim sayesinde "Küresel Köy" haline gelmiş, artık karşılıklı etkileşim insani düzeye indirgenmişti. Yaşanan kültürel çatışma "Üzüm üzüme baka baka kararır" mukabilinde "Büyük balık küçük balığı yutar" tezinin vuku bulduğunu doğruluyordu. Yani daha düne kadar kabul gören birçok realite, yerini baskın kültüre terk etmişti. Asırlardır silahların ve diktatörlerin yapamadığı toplumsal dönüşümü kültürel istila ile başarıyorlardı. Bu bağlamda özümüzle bağdaşmayan pek çok ithal davranış, gelinen noktayı yansıtmaktaydı açıkça.

Her geçen saniye kültürel bir tecavüze uğruyorduk. Dünyaya yeni bir vizyon getiren tarihi kazanımlarız, küresel sistemin elinde esir düşmüştü. Zihinlerimizde İbni Haldun'un yerini Durkheim, İbni Yunus'un yerini Galileo, Hazerfen Ahmet Çelebi'nin yerini Wringht kardeşler ve Piri Reis'in yerini Kolomb doldurmuştu. Ruhumuzda yer eden vefa, sadakat, isar, hak, adalet, edep, kanaat, etik, doğruluk ve dürüstlük gibi kavramlar ise mesnetsiz değerlerin (menfaat, yalan, hırs vb.) boyunduruğuna girmişti. Bu kültürel eksen kayması, kişisel hedef ve idealleri de doğal olarak değiştiriyordu. "Amaca giden her yol mubahtır" anlayışı, maddeperest bir toplumun fitilini ateşlemişti.

Zikrettiğimiz dönüşüm bir anda olmamıştı. Yavaş yavaş fark ettirmeden ilerliyordu. Tıpkı avını üfleyerek acı çektirmeden kemiren fare sinsiliğinde. Globalleşme ile birlikte büyüyen iletişim ağının bu evirilmedeki payı hiçte azımsanmamalıydı. Çünkü İnternet, sosyal ve görsel medya vb. gibi enstrümanlar üzülerek belirtmeliyiz ki yozlaştırıcı bir silah haline getirilmişti. Sonuçta TV karşısında eşini aldatma, lüks yaşama, çıkar sağlama ve özgür cinsellik temalı dizilerin amansız takipçisiydik. Ekranlarda doğa koşullarında yapılan yarışmalar ve türevlerinden, ihaneti ve güvensizliği öğreniyorduk. Artık kendimize yabancılaşmış, sosyal medya ile servis edilen nesepsiz bilgilerin meftunu olmuştuk. Hatta toplu alanlarda seslendirilen popülist söylemleri, analitik ve kritik doğrulara dahi tercih ediyorduk. Anlayacağınız iletişim her alana nüfuz etmişti. Asıl sorun araştırılmadan kabul gören bilgi ve algısal hipnotizmaydı.

Aslında yaşadığımız bu fecaat bir anlamda, Kuran, Sünnet ve dolayısıyla İslam inancından ne kadar uzaklaştığımızın da kanıtıydı. Fasık' ın getirdiği habere inanmayın diyerek inananları araştırmaya sevk eden ayetleri okuyanlar, yoksa basınında yaratılan tezvirata hemen nasıl inanırdı ki? Yalan ile imanın birbirinin zıttı olduğunu bilenler akşam başka sabah başka çark eder miydi hiç? Ya da, "Vatan sevgisinin imandan olduğunu" bilenler, kendi ülkesine zarar verebilir miydi mesela? Fitnenin kesin çizgilerle yasaklanmasına rağmen yangına körükle gidilir miydi sanıyorsunuz? Tabi ki hayır. Peki bir kısım zevat, ikbal uğruna din düşmanlarıyla aynı karede bulunulur muydu derseniz? Bu soruya da aynı cevabı verebiliriz.

Görüleceği üzere inandığımız gibi yaşamadığımızda yaşadığımız gibi inanmaya başlıyorduk. Böyle bir durumda doğal olarak benimsenen değerlerin dezenformasyona uğraması içten bile değildir. Bu, ağız ile aynı çizgide bulunması gereken kalp arasındaki köprünün yıkılması anlamını taşır. Nihayetinde istikametini kaybeden öz, emperiyal dalgaların akışına kapılacaktır. Ankara'ya gitmek için çıkılan yolcuğun Diyarbakır'da noktalanması gibi.

Lafı fazla dolaştırmadan bu perspektifte günümüz siyasetine üstün körü bir bakalım. Bahsettiklerimizle ilişkili birçok vakıa hemen göze çarpıyor. Örneğin; Emperyalizm karşıtı bazı siyasilerin ABD, Almanya, İngiltere Avusturya gibi devletlerden medet umması. Yine adı milliyetçi olanların ülke menfaati için sorumluluktan kaçması. Demokrasi havarilerinin darbe çığırtkanlığı yapması. Sözde vicdanlıların kendi vatanını dünya kamuoyunda karalaması gibi. Sayacağımız bu ve benzeri garabetler elbette ki aynı dairede de değerlendirilmelidir. Fakat bunların sebebinin gerçekten kültürel dönüşümden mi, İslam'dan uzaklaşıldığından mı, yoksa başka nedenle mi olduğunun kararını size bırakıyorum.

Hülasa kritik bir dönemden geçtiğimiz hepimizin malumu. Belli çevreler önümüzdeki günlerde tüm imkanlarını kullanarak aklımıza taarruz edecekler. Oluşturulacak bilgi kirliliği ile irademize ipotek koymaya çalışacaklar.. Bu noktada her ne yaparlarsa yapsınlar maruz kalacaklarımız değindiğimiz gerçeklikte ele alınmalıdır. Ancak bu sayede üzerimizde oynanacak algısal oyunu bozabiliriz. Kısacası: HDP'li Bakanların kırmızı plaka kullanmayacaklarını açıkladığı sembolik yaklaşımlardan ziyade, fotoğrafın bütününe bakmalıyız. Bilmem anlatabildim mi?

Vesselam….