İnsan bir nehrin kenarında bulunsa ve karşı tarafa bir cisim fırlatmak istese; avucuna sığacak küçük bir taşı mı daha rahat atabilir, yoksa karpuz büyüklüğünde ağır bir kütleyi mi? Elbette ki küçük bir taşı karşı kıyıya ulaştırmak çok daha zahmetsizdir.
İşte bu basit ama çarpıcı misal üzerinden baktığımızda; koca dünyayı her gün muazzam bir süratle döndüren ve uçsuz buçaksız mesafeleri bir günlük hareketle katettiren Sonsuz Kudret, elbette kulu Hz. Muhammed’i (sav) yeryüzünden alıp bütün mülk ve melekût alemlerini gezdirerek huzuruna yükseltebilir. Bu yolculuk, o Kudret için bir taşın nehrin karşı kıyısına atılmasından çok daha kolaydır.
Peki, bu muazzam yolculuk sadece ruhen mi gerçekleşti? Bu noktada hakikati arayan akıllara rehberlik eden Bediüzzaman'ın şu tespitini hatırlamak gerekir:
"Madem Sâni'-i Zülcelal, mülk ve melekûtundaki âyât-ı acibesini göstermek ve şu âlemin tezgâh ve menba'larını temaşa ettirmek ve a'mal-i beşeriyenin netaic-i uhreviyesini irae etmek istemiş. Elbette âlem-i mubsıratın anahtarı hükmünde olan gözünü ve mesmuat âlemindeki âyâtı temaşa eden kulağını, Arş'a kadar beraber alması lâzım geldiği gibi; ruhunun hadsiz vezaife medar olan âlât ve cihazatının makinesi hükmünde olan cism-i mübarekini dahi, tâ Arş'a kadar beraber alması mukteza-yı akıl ve hikmettir." Sözler
Nasıl ki insan cennete bedenen gidiyor ve beden orada ruhtan ayrılmıyorsa; Peygamber Efendimiz (sav) de "Cennetü’l-Me’va"nın gövdesi olan "Sidretü’l-Münteha"ya hem bedenen hem de ruhen uruc etmiştir. Çünkü o beden, yeryüzünde kulluk vazifesini yerine getirmiş; tebliğ yolunda elem çekmiş, sıkıntılara göğüs germiş ve her anını ibadetle süslemiştir; bedeni ruhuna güzel bir yol arkadaşı olmuştur.
O mübarek bedendeki gözler ilahi sanatları müşahede etmiş, o kulaklar vahiyleri işitip tefekkür etmiştir. Dolayısıyla mükâfat anında, yani Miraç’ta, o gözün ve o kulağın bedenen orada hazır bulunması hikmetin ta kendisidir. Beden, ruhun bu dünyadaki yol arkadaşı olduğu gibi, o yüce huzurda da en yakın şahididir. Gözünü de kulağını da alıp gitmiş olması, o büyük mülakatın eksiksiz ve tam bir insani hakikatle yaşanması içindir.
Böylesi bir Peygambere ümmet olmaktan dolayı; Efendimizin (sav) Miraç ile katettiği o yollardaki hakikatler sayısınca ve yeryüzündeki şehadet alemindeki bütün zerreler adedince Allah'a sonsuz şükürler olsun.
Bizler de onun sünnetine sarılarak, bir nevi ona doğru kendi miracımızı yaşayacak ve ona layık birer ümmet olma şerefine erişeceğiz.
Miraç, çok küçük bir zamanda gerçekleşmiş bir mucize değil; maddenin manaya, bedenin ruha teslimiyetinin bitmeyen hikayesidir. Bu hakikatin derinliklerine bakmaya devam edeceğiz...