Fetret dönemlerinde olsun, Allah’ın elçileri vasıtasıyla gönderdiği dinin tahrifinden sonra olsun insanlar tapınmaya devam etmişlerdir. Bu yönelişe dünyalık ya da şirk bulaşmış olsa da tapınma hiçbir zaman kesilmemiştir.

İbadetin tarihçesi mutlak olarak bilinmese de (çünkü henüz bu konuda her yönüyle yazılmış derli toplu bir eser bulunmamaktadır) tapınma anlamında ibadetin insanlık kadar eski olduğunu söyleyenler isabet etmişlerdir. Hatta henüz kendilerine bir peygamber gönderilmemiş insanoğlu çevresiyle ilişkisinde “ötede olan/müteal” üst/ün bir gücü hisseder. Mesela meteorların düşmesi, güneş-ay tutulması, gök gürültüsü, depremlerin meydana gelmesi gibi olağandışı olaylar, insanının “öte” inancına sahip olmasına sebebiyet vermiştir. Böylesi bir durum, insanların erişilemez kabul ettikleri bu güce saygı gösterisinde bulunmalarını kaçınılmaz kılar.

İnsanoğlu her dönem bir üst mercie ihtiyaç duymuştur. Bu ihtiyaçla başlayan tapınma anlamındaki ibadet, semavî olmayan inançlarda da görülmüştür. Ortadoğu olsun, Uzakdoğu ya da ilkel kabilelerde hatta modern dinlerde ibadet dedikleri tapınmalara rastlamak mümkündür. Dünyanın eski uygarlıkları ile ilgili kazı çalışmalarında insanüstü güçleri resmeden figürlere rastlanması, ayrıca mağara döneminde kalan duvar resimleri tapınmanın ilk insan topluluğuna kadar gidebileceği fikrini pekiştirmiştir. Hastalıklardaki çaresizlikte, düştükleri darlıktan kurtulma ümidi kesildiğinde her şeye güç yetiren bir varlığa ihtiyaç duydukları gibi bu varlığı kalplerinde hissetmişlerdir.

Bugün de inanmayanlar için durum farklı değil; ateist olduklarını söyleyenlerin çoğu zor durumlarda “Keşke Tanrı olsaydı da bize çare olsaydı” derken bazılarının da “Tanrı, varsan lütfen bize yardım et!” dediklerine tanıklık edenlerimiz vardır. İşte ilk çağlardan itibaren resullerden bîhaber kalan, herhangi bir dinle karşılaşmayan toplumlar hayali güçleri bu ihtiyaca binaen tapınmaya layık görmüşlerdir. İnsanın yeryüzünde görülmesinden hemen sonra başlayan adaklar, sunular, törenler bu tapınma ihtiyacından kaynaklanıyordu.

İnananlar için de durum aynı: biliyoruz ki Rabbimiz emretmeseydi bile inananlar bir şekilde “ibadet/nüsuk” niyetine bir tapınma formu geliştirerek nüsuk yerine geçebilen ritüel, hareket, tazim ve dualarda bulunacaklardı. Çünkü inananlar olarak bizim ibadet etme istek ve arzumuz yaratıcımız olan Allah Teâla’nın sınırsız yaratma kudretine, O’nun (cc) azametine, sonsuz ilmi, keremi ve inayetine olan ihtiyacımızdan ve bu minvalde iman ettiğimiz Allah’a olan muhabbetimizden kaynaklanmaktadır. Halik Teâla’nın kesintisiz olarak her an yaratıyor olmasına karşın, iman edenler olarak bu bilince erişebilen bizler de O'nun (cc) her an “başka bir şe’nde oluşuna”[1] yani yaratma fiiline “şahit” muvahhidler olarak şükür ve hamd ederken ibadet de etmiş oluyoruz.

İnancım odur ki Allah insanın Sahibi’ni aramasını, bulmasını, O’na yakın olmayı arzulamasını ve bu arzusunu gerçekleştirmesi için ibadete ihtiyaç duymasını insanın “kalbine” yerleştirmiştir. Bu sebeple insanoğlu yaratılışı gereği bizim ibadet dediğimiz tapınma, yönelme, hürmet gösterisi sergileme, sunuda bulunma, isteme, yalvarma, halini arz etme ihtiyacı duyar. Bunun için ibadet olarak Rabbimiz insana en mükemmel, en saf, en net, en içten sergileyebileceği ilkeleri, ritüelleri belirlemiştir. Zira yaratan yarattığının hiçbir şeyinden bihaber değildir ve onlarda (inanç anlamında) bir boşluğa da izin vermemiştir.


[1] Rahman: 29.