Bir kasaba düşünün…
Etrafı yeşil tepelerle çevrili, sabahları kuş sesleriyle uyanan küçük bir kasaba. Yaz akşamlarında serin rüzgâr çınar ağacının yapraklarını usulca sallarken insanlar kahvenin önünde oturur, ince belli bardaklarda çay içerek koyu sohbetlere dalar. Çocuklar toprak yollarda koşturur, uzaktan bir köpek havlar; akşam ezanıyla birlikte kasabanın üzerine yavaş yavaş bir dinginlik çöker.
Tam da bu kasabanın meydanında yıllardır asılı duran bir tabela vardır.
Tabelanın üzerinde şu cümle yazılıdır:
“Bu kasabada herkes hukuk önünde eşittir.”
Ama bir gün kasabanın en güçlü adamı, yanında birkaç adamıyla gelir ve komşusunun tarlasına el koyar.
Mağdur itiraz eder. Hakeme gider, tabelayı gösterir, kuralları hatırlatır…
Ama o gün kasabada tuhaf bir sessizlik çökmüştür.
Hakem başını öne eğer, komşular gözlerini kaçırır.
Kabadayı ise meydanın ortasında sırıtarak durur.
O an mağdurun içinde tuhaf bir boşluk oluşur…
Ve kalabalığın ortasında yapayalnız kaldığını hisseder.
Tabelaya, hâkime, kurala güvenmiştir; ama şimdi hepsinin sessizliğiyle baş başadır.
İşte bugün dünya da tam olarak o kasabayı andırıyor.
Uluslararası hukuk, çoğu zaman güçlülerin seçici tavrına göre şekillenen bir araca dönüşmüş durumda. Netanyahu Gazze’de katliamlara devam ederken dünyanın kabadayısını da peşine takmış ve hiçbir kural tanımıyor. Tıpkı kasabanın kabadayısı gibi… İran’a saldırıyor, Lübnan’a saldırıyor, başka ülkeleri de tehdit ediyor.
Bir ülke uluslararası hukuku çiğnediğinde onu durduracak bir mekanizma yoksa kurallar anlamını kaybeder.
Artık dünyanın dört bir yanında devletler aynı soruyu soruyor:
“Eğer hukuk bizi korumayacaksa, bizi kim koruyacak?”
Cevap ise birçok başkentte aynıdır:
Daha fazla silah, daha fazla güvenlik, daha fazla caydırıcılık…
Böylece dünya giderek daha fazla silahlanan ama birbirine daha az güvenen bir yere dönüşüyor.
Şimdi tekrar o kasabaya dönelim.
Kasabanın meydanındaki tabela hâlâ yerinde duruyordu. Hakem başını öne eğmiş, komşular gözlerini kaçırmış, kabadayı meydanın ortasında sırıtarak duruyordu.
Tam herkesin sessizliği kabullendiği anda kahvenin köşesinde oturan yaşlı bir adam ağır ağır ayağa kalktı. Bastonuna dayanarak meydanın ortasına yürüdü. Önce mağdurun omzuna elini koydu, sonra bastonuyla tabelayı işaret etti.
Sessizliği yaran sakin ama vakarlı bir sesle şöyle dedi:
“Kasabalılar! Eğer bugün bu tabelanın üzerindeki yazıya sahip çıkmazsak, yarın bu kasabada hiçbirimizin kapısı güvende olmayacak.”
Bu sesin tonunda on dört asrın içinden süzülüp gelen bir asalet vardı.
Bir an sessizlik oldu. Sonra beklenmedik bir şey gerçekleşti:
Önce bir kişi, sonra bir başkası… Nihayet herkes mağdurun yanına gelip durdu.
Kabadayı ilk kez etrafına baktı.
Çünkü bazen güç sanıldığı kadar büyük değildir. Asıl güç, insanların korkuyu yenip yan yana durabildiği anda ortaya çıkar.
İşte o gün kasaba bir şeyi öğrendi:
Kuralların yazılı olması yetmez; insanların da susmaması gerekir.
Bu dünyanın kaderi değildir. Dünyanın ve özellikle bölge ülkelerinin İsrail vahşeti karşısında susmaması gerekir. İşte o zaman uluslararası hukuk yeniden konuşmaya başlar.
Kabadayılar her zaman olabilir.
Ama cesur tavırlar karşısında er ya da geç kaybederler.
İdrak edeceğimiz Ramazan Bayramınız mübarek olsun.