Tarih bazen yavaş ilerler, dengeler ağır ağır değişir ve güçler yer değiştirir. Ama bazı anlar vardır ki, bütün bir düzen sessizce çözülür ve bir sabah artık hiçbir şey eskisi gibi olmadığı anlaşılır. Bugün dünya da olup bitenler tam da böyledir. Zira kuralları koyanlar, bizzat kendileri o kurallara uymuyor. Tıpkı Mekke müşriklerinin kendi elleriyle, helvadan yaptıkları putları yedikleri gibi...

Bilindiği gibi, Birleşmiş Milletler sistemi İkinci Dünya Savaş’ından sonra kurulmuştu. Siyasi olarak ikiye bölünmüş dünyanın bir tarafında NATO, karşısında Varşova Paktı vardı. Soğuk Savaş dönemi olarak bilinen dönem, kusurlu işlese de bir denge üretmişti. Bu denge adaletten çok istikrar sağlıyordu. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bu yapı çöktü ve dünya hızla tek kutuplu bir düzene sürüklendi.

Tarihin şaşmaz kuralı değişmedi. Güç, ABD’nin lehine yoğunlaştıkça denge bozuldu. Böylece ABD, artık yalnızca bir süper güç değil, ‘’hiper güç’’ olarak tanımlandı. NATO, doğu’ya doğru genişledi ve Rusya’yı sistemin dışına itti. Aslında bu, sadece bir genişleme değil, bir dışlama stratejisiydi. Putin’in 2007 Münih Güvenlik Konferansı’ında yaptığı sert konuşma, birikmiş bir gerilimin dışa yansımasıydı.

Akabinde Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi, Kırım’ın ilhakı ve nihayet 2022’de Ukrayna savaşı bu gerilimin somut yansımalarıydı. Ancak bu süreç yalnızca Rusya’nın revizyonist hamleleriyle açıklanamaz. Bu aynı zamanda Batı’nın Rusya’yı dışlama stratejisinin bir sonucudur. Çünkü güç, sınırlarını test etmeden geri çekilmez. Zira sınırlarını yanlış okuyan bir güç, kendi krizini üretir.

Benzer bir tutum ABD’nin Ortadoğu politikalarında da görüldü. Mesela, 2003’te Irak’a saldırması uluslararası hukukun tartışmalı bir yorumuna dayanıyordu ve bölgeyi istikrarsızlığa sürükledi. Daha da önemlisi, Washington’da tehlikeli bir algı oluştu: ‘’Askerî güçle istediğimiz her şeyi yaparız.’’ Hâlbuki Irak’tan Afganistan’a uzanan süreç, bunun tam tersini gösterdi. Nitekim 2021’de Afganistan’dan çekilmesi bir tercih değil, şartların dayattığı bir zorunluluktu ve ABD için büyük bir güven kaybına neden oldu.

Zira yirmi yıl süren bir savaşın sonunda ortaya çıkan görüntü, ABD, Afganistan’dan yangından kaçar gibi kaçmıştı. Artık mesele sadece güç değil, bir güven meselesiydi. Bugün gelinen nokta itibariyle baktığımızda, İsrail’in peşine takılan Trump yönetiminin İran’a saldırması, bu hatalar zincirinin yeni halkasını görüyoruz. Burada tuhaf olan durum bu savaşın siyasi hedefi net değil.

Daha da önemlisi, İran’ın bölgesel kapasitesi ve özellikle de Hürmüz Boğaz’ı üzerindeki etkisi yeterince hesap edilmediği görülmektedir. Bu ve buna benzer kararlar, sadece sahadaki dengeleri değil, sistemin bütününü etkiler. Çünkü uluslararası düzen, sadece güç ilişkilerinden değil, aynı zamanda gevenilirlikten beslenir. Bugün Amerika için en hızlı eriyen şey, güç değil, güvenilirliktir. Artık küresel sistemde ittifaklar daha kırılgan, hesaplar daha kısa vadeli hâle geliyor.

Amerika’nın başını çektiği uluslararası sistem artık çözülmeye başlamıştır. Tarihte büyük güçler çoğu zaman dışarıdan değil, olayları doğru okuyamadıkları için, yıkılmışlardır. Amerika’nın öncülüğünde kurulan BM sisteminin kurallarını bizzat kendisi ihlal ederek, kendi meşruiyet zeminini aşındırmaktadır. Meşruiyetini kaybedince eninde sonunda gücünü de kaybedecektir. Bu bir çöküş değil, bu, daha derinden devam eden hiper bir gücün kırılma anlarıdır.

Asıl soru şunlar: Tarih yeniden yön değiştirirken biz sadece izleyen mi olacağız? Türkiye ve diğer Müslüman ülkeler alternatif bir gelecek inşa edebilecek hazırlıkları var mı? Çin aynı güce ulaştığında, değişen şey gerçekten düzen mi olacak, yoksa sadece gücün sahibi mi değişecek?