‘’Ortadoğu’’ yine ateş çemberinde. Bu kez savaşın merkezinde İran var; ancak yükselen gerilim yalnızca bir ülkenin sınırlarına hapsedilebilecek bir kriz değil. Tarih bize defalarca gösterdi ki bu coğrafyada başlayan her büyük çatışma, kısa sürede bütün bölgenin kaderini etkileyen sarsıntılara dönüşür. Dün Irak savaşı başladığında belki birçok kişi bunun sınırlı bir müdahale olacağını düşünüyordu. Ardından Arap Baharı’nın tetiklediği Suriye iç savaşı yalnızca sınırları değil, toplumların hafızasını ve geleceğe dair umutlarını da derinden sarstı.

Bugün İran etrafında yükselen gerilim de benzer bir eşiğin habercisi olabilir. Çünkü ‘’Ortadoğu’daki’’ savaşlar yalnızca tankların ve füzelerin çarpışması değildir; aynı zamanda güçlerin, ideolojilerin ve küresel hesapların çarpıştığı büyük bir jeopolitik sahnedir. Bu sahnenin ortasında ise sadece devletler değil, medeniyetlerin hafızasını taşıyan şehirler vardır: Kudüs, Bağdat ve Şam, yüzyıllar boyunca ilmin, ticaretin ve kültürün merkezleri olan bu şehirler, ne yazık ki modern çağda tekrar tekrar savaşların gölgesinde kalmıştır.

İşte tam da bu nedenle Türkiye ve bölge ülkeleri, bu gelişmeleri yalnızca uzaktan izleyen ülkeler gibi değerlendirmez. Çünkü ‘’Ortadoğu’da’’ yükselen her kriz, tarihin ve coğrafyanın doğal sonucu olarak en çok bölge ülkeleri ilgilendirir. Enerji yollarından güvenlik dengelerine, göç dalgalarından bölgesel istikrara kadar birçok başlık doğrudan bu coğrafyada yaşayan halkların geleceğiyle bağlantılıdır.

Bu bağlamda belki de bugün sorulması gereken en temel soru şudur: ‘’Ortadoğu’nun’’ bitmeyen savaşları karşısında bölge ülkeleri sadece seyirci mi kalacak, yoksa tarihin yüklediği sorumluluğu hatırlayan aktörler mi olacak?

‘’Ortadoğu’nun’’ tarihi bize acı bir gerçeği hatırlatır: Bu topraklarda başlayan savaşlar çoğu zaman kısa sürmez; aksine yıllar boyunca süren kırılmaların kapısını aralar. Bugün İran etrafında yükselen gerilim de yeni bir dönüm noktasına dönüşebilir. Fakat mesele yalnızca yeni bir savaşın çıkıp çıkmaması değildir.
Asıl mesele şudur: ‘’Ortadoğu’nun’’ kaderi yine dış güçlerin hesaplarıyla mı şekillenecek, yoksa bölge ülkelerinin kendi aklı ve iradesiyle yeni bir denge mi kurulacak? İşte Türkiye ve bölge ülkeleri tam bu eşikte duruyor. Tarihin ve coğrafyanın yüklediği sorumluluk, Türkiye’yi yalnızca bir izleyici olmaktan çıkarıp denge kurucu bir aktör hâline getirmektedir.

Çünkü bu coğrafya bize bir şeyi çok iyi öğretti: Ateş bir yerde yakıldığında, dumanı mutlaka bütün ‘’Ortadoğu’yu’’ sarar. Tarih çoğu zaman yüksek sesle değil, derinden gelen bir uyarıyla konuşur. İşte o uyarıyı duyanlar yön verir; duymayanlar ise tarihin sürüklediği kalabalıkların arasında kaybolur giderler...

Dağların arasında küçük ve sakin bir kasaba düşünün… Kasabanın ortasında yaşlı bir demircinin dükkânı vardır. Bir gün demircinin çırağı, ocağın başında küçük bir kıvılcımın yere düştüğünü fark eder.

-Usta, yerde bir kıvılcım var.

Demirci başını kaldırmadan cevap verir:
-Boş ver, küçücük bir ateşten ne olur?

Kıvılcım önce kuru talaşları tutuşturur, ardından dükkânın ahşap kapısına sıçrar. Rüzgârın etkisiyle ateş sokağa yayılır. Akşam olmadan kasabanın yarısı alevlere teslim olur. Ertesi gün kasabanın meydanında herkes aynı cümleyi fısıldar:
-Keşke o küçük kıvılcımı ilk düştüğünde söndürebilseydik.

İşte ‘’Ortadoğu’nun’’ hikâyesi biraz böyledir. Bir yerde düşen kıvılcım görmezden gelindiğinde, rüzgâr onu başka diyarlara taşır. Dün Filistin’de yanan ateş, bugün İran’ın kapısına dayanmıştır. Eğer bugün söndürülmezse yarın başka şehirlerin ufkunu kızartacaktır. Bu coğrafyada ateşi yakanlar değişir; fakat dumanı soluyanlar hep aynı toprağın çocuklarıdır.