Geçtiğimiz günlerde NPR Radyosu’nda yayınlanan bir mülakat, savaşın artık nerede ve nasıl verildiğine dair tüm algımı değiştirdi. Bu konuşma, modern savaşın görünmeyen katmanlarını anlamak açısından oldukça çarpıcıydı. Yani bugün savaş meydanlarında yalnızca askerler yok…
Ekranların üzerinde beliren küçük noktalar, saniyeler içinde ‘’hedefe’’ dönüşüyor. O ‘’hedeflerin’’ arkasında ise çoğu zaman bir insan sezgisi değil, bir algoritmanın soğuk hesabı var. Bir zamanlar savaşın yükünü omuzlarında taşıyan insan, artık kararın merkezinde değil, kıyısında duruyor. Tetiği hâlâ o çekiyor olsa da neyi, ne zaman ve en önemlisi neden vuracağını giderek daha az o belirliyor. İşte bu sessiz kayma, savaşın doğasını değiştiriyor: İnsan, kendi kurduğu sistemin nesnesine dönüşüyor.
Artık soru şudur: Savaşı kim yönetiyor?
Geçtiğimiz günlerde NPR Radyosunda yayınlanan bir mülakatta, program sunucusu Tonya Mosley, Bloomberg’in yazarlarından Katrina Manson ile savaşın yeni biçimini masaya yatırdı. Manson, özellikle ABD’nin geliştirdiği yapay zekâ destekli askeri sistemlerin sahadaki karşılığını ve bu sistemlerin nasıl işlediğini çarpıcı örneklerle anlattı.
Ortaya çıkan tablo, savaşın artık yalnızca cephede değil, veri akışlarının içinde de şekillendiğini gösteriyordu. ABD’nin İran’a yönelik son saldırısında kullanılan sistemler, farklı istihbarat kaynaklarını tek bir dijital harita üzerinde birleştirerek hedef belirleme sürecini hızlandırıyor. Bu yapının içinde yer alan yapay zekâ modelleri, doğrudan ‘’ateş emri’’ vermese de, hangi hedefin seçileceğinden hangi silahın kullanılacağına kadar uzanan karar zincirinde belirleyici bir rol üstleniyor.
Bu dönüşümün arkasındaki kişilerden biri, kamuoyunun çok az tanıdığı bir isim: Drew Cukor. Cukor, uzun yıllar boyunca yapay zekâyı askeri sistemlerin içine entegre eden kişidir. Mülakatta asıl dikkat çekilen nokta, bu hızın beraberinde getirdiği kırılganlık. Karar mekanizması saniyelere sıkıştırılıyor. Hâlbuki alınan kararlar insanların hayatıyla ilgili sonuçlar üretiyor. Yani mesele yalnızca teknolojik bir dönüşüm meselesi değildir. Ortada çok daha derin bir kırılma söz konusu. Savaşın hukukla, ahlakla kurduğu bağ giderek zayıflıyor.
Bir hedefin neden seçildiği, hangi verinin hangi algoritmadan geçtiği ve nihai kararın kimde olduğu giderek daha belirsiz bir hale geliyor. Bu belirsizlik, teknik bir sorundan çok, ahlaki bir boşluk üretiyor. Çünkü sorumluluğun buharlaştığı yerde, hata da, zulüm de, meşruiyet de tanımsızlaşır...
Ancak daha da kritik olan mesele şudur: Bu yeni savaş biçimine karşı elimizde hangi savunma refleksleri vardır? Zira bugünün dünyasında savaş artık yalnızca fiziksel cephelerde değil, veri akışlarında, algoritmik modellerde ve yapay zekâ destekli karar sistemlerinde şekillenmektedir. Dolayısıyla geçmişin askeri refleksleriyle bugünün tehditlerini anlamak mümkün değildir.
Tanklara, uçaklara ve klasik istihbarat yöntemlerine dayalı güvenlik anlayışı, görünmeyen ve hızla karar üreten bu yeni yapılar karşısında yetersiz kalmaktadır. Asıl sorun tam da burada ortaya çıkıyor: Eski algılarla, yeni savaş yöntemlerine karşı nasıl bir savunma inşa edilebilir?