“Savaşın efendileri; yok etmenin yalnızca bir an sürdüğünü, oysa yeniden inşa etmeye çoğu zaman bir ömrün bile yetmediğini bilmiyormuş gibi davranırlar. Milyarlarca doların öldürmeye ve yıkıma harcandığına, buna karşılık iyileşme, eğitim ve onarım için gereken kaynakların ise hiçbir yerde bulunamadığı gerçeğine göz yumarlar.”
Katolik klisesinin başı 14. Papa, ‘’Pope Leo’'ya ait bu sözler, yalnızca dinî bir liderin vicdani çağrısı değil; aynı zamanda insanlığın ortak aklına ve vicdanına yapılmış derin bir uyarıdır. Savaşın kazananı olmadığı gerçeği, tarih boyunca defalarca kanıtlanmış olmasına rağmen, güç ve çıkar hesapları bu hakikatin üzerini örtmeye devam ediyor. Bugün İran’da, Filistin’de, Lübnan’da ve dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen dumanlar, yalnızca şehirleri değil; umutları, gelecekleri ve insan onurunu da yakıp kül ediyor.
Bir Müslüman olarak Papa’nın bu sözlerinden şaşırmadım. Zira İslam’ın özünde hayatı korumak, adaleti tesis etmek ve yeryüzünü imar etmek vardır. Kur’an’da bir cana kıymanın tüm insanlığı öldürmekle eş tutulması, savaşın ne denli ağır bir sorumluluk olduğunu açıkça ortaya koyar. Buna rağmen, modern dünyada savaş çoğu zaman bir “strateji” ya da “kaçınılmaz bir seçenek” gibi sunuluyor. Hâlbuki savaş, insanlığın ortak başarısızlığıdır.
Daha da çarpıcı olan ise önceliklerin ters yüz edilmiş olmasıdır. Silahlanmaya ayrılan bütçeler astronomik boyutlara ulaşırken, eğitim sistemleri çöküyor, sağlık hizmetleri yetersiz kalıyor, afet bölgeleri kaderine terk ediliyor. Bir çocuğun kalem tutması için bulunamayan kaynaklar, aynı çocuğun yaşadığı şehri yok edecek mühimmat için seferber edilebiliyor. Bu çelişkiyi görmezden gelmek, yalnızca siyasi bir tercih değil; aynı zamanda ahlaki bir çöküştür.
Bir emir ile düğmeye basıp bir füze göndererek koca bir şehri yıkmak kolaydır. Bunların hepsi saniyeler içinde gerçekleşir. Ama bir şehri yeniden ayağa kaldırmak için, o şehirdeki insanların travmalarını iyileştirmek, kaybedilen güveni ve umudu yeniden inşa etmek yıllar, hatta nesiller alır. İşte tam da bu yüzden, savaş kararları verilirken yalnızca anlık sonuçlar değil, uzun vadeli insani bedeller düşünülmelidir.
Bugün insanlığın ihtiyaç duyduğu şey, İsrail’in daha fazla çatışmacı ve yıkım politikaları değil, daha fazla vicdandır. Daha fazla güç gösterisi ve tehdit değil, daha fazla diyalogdur. Farklı inançlardan, kültürlerden ve coğrafyalardan insanların ortak bir zeminde buluşarak barışı, adaleti ve merhameti öncelemesi, insanlığın geleceği için tek gerçek çıkış yoludur.
Yıkımın sesi her zaman daha gür çıkabilir ama asıl gerçek cesaret, inşa etmeyi seçebilmektir. Zira geleceği belirleyecek olan güç değil, o gücün hangi vicdanla kullanıldığıdır. İsrail’in “önleyici müdahale” ya da “güvenlik gerekçesi” gibi ifadeler, aslında işlediği vahşeti gizlemektir. Kelimeler değişse de gerçek değişmiyor: Savaş, her zaman en çok masumları vurur.
Küresel sistemin işleyişine bakıldığında ise bu çelişki daha da derinleşiyor. Bir yanda barış, insan hakları ve uluslararası hukuk vurgusu yapılırken; diğer yanda bu ilkeler, güç dengelerine göre şekilleniyor. Güçlü olanın haklı sayıldığı bir düzende, adaletten söz edilemez. Bu durum, yalnızca bugünün krizlerini değil, yarının daha büyük çatışmalarını da besleyen bir zemin oluşturuyor.
Bu yüzden sorumluluk yalnızca karar vericilere değil, toplumlara da düşüyor. Sessizlik, çoğu zaman en güçlü onay biçimidir. İnsanlık, hangi coğrafyada olursa olsun acıya karşı ortak bir ses yükseltmediği sürece, bu döngü kırılmayacaktır. Vicdan, sınır tanımadığı zaman gerçek anlamını bulur.