Dünya tarihi yalnızca savaşların, anlaşmaların, imparatorlukların ve devletlerin tarihi değildir.

Bir de insanlığın hangi tarafta durduğunun tarihidir.

Çünkü her çağda insan bu sorunun muhatabı olmuştur: Gücün mü yanında olacaksın, hakikatin mi?

Zulüm de kendisine her çağda yeni isimler buldu. Firavun oldu, Nemrut oldu, Yezid, Hitler oldu, Netanyahu oldu. Saraylarda oturdu, ordular kurdu, korku saldı, kendisini haklı gösterecek gerekçeler üretti. Kimi zaman dini, kimi zaman güvenliği, kimi zaman devlet çıkarlarını, kimi zaman da “kaçınılmaz zorunlulukları” kendisine kalkan yaptı.

Ama isimler değişse de zulmün mantığı değişmedi:

Güçlü olanın kendisini haklı sanması…

Ve daha kötüsü, güçsüzün acısının dünyaya değmeyecek kadar değersiz görülmesi.

Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yaşananlara baktığımızda insanlığın hâlâ bu kadim sınavın içinde olduğunu görüyoruz.

Gazze'de yaşananlar karşısında Avrupa'da da artık yalnızca söz söylemenin yetmediği yönünde bir baskı büyüyor. İngiltere, Fransa, Kanada ve aralarında İspanya, Norveç, İrlanda, İsveç ve Polonya'nın da bulunduğu ülkeler, uluslararası hukuka aykırı kabul edilen İsrail yerleşimleriyle ticarete yönelik kısıtlamaları gündeme taşıdı.

Fakat aynı Avrupa'nın ortak bir tutum oluşturmakta zorlandığını da görüyoruz.

Demek ki mesele yalnızca neyin doğru olduğunu bilmek değil.

Mesele, doğru bildiğinin arkasında durabilmek.

İşte tam burada Kerbela yeniden karşımıza çıkıyor.

Çünkü Kerbela yalnızca geçmişte yaşanmış bir hadise değildir.

Kerbela, insanın güç karşısındaki duruşunu ölçen bir terazidir.

Kim haklı?

Kim haksız?

Kim susuyor?

Kim korkuyor?

Kim bedel ödemeyi göze alıyor?

Ve en önemlisi:

Kim, kazanamayacağını bilse bile hakikatin yanında duruyor?

Hüseyin olmak bir kimlik değil, bir duruş bir onur meselesidir.

Hüseyin olmak, yalnızca Hz. Hüseyin'i anmak ya da sevmek değildir.

Hüseyin olmak, onun temsil ettiği ahlaki tavrı anlamaktır.

Zulüm karşısında susmamaktır.

Gücün karşısında eğilmemektir.

Hakikati, çıkar hesabına kurban etmemektir.

Ve bazen herkes susarken İspanya gibi tek başına konuşmayı göze almaktır.

Çünkü insanın gerçek karakteri, güçlülerin yanında dururken değil; güçsüzün hakkını savunurken ortaya çıkar.

Bugün dünyanın en büyük problemlerinden biri de budur.

Devletler insan haklarından söz ediyor ama çıkarları söz konusu olduğunda susabiliyor.

Uluslararası hukuk savunuluyor ama müttefikler söz konusu olduğunda aynı hukuk farklı yorumlanabiliyor.

Bir coğrafyada sivillerin ölümü “savaş suçu” olarak tanımlanırken, başka bir coğrafyada aynı acı “güvenlik gerekçesi” başlığı altında geçiştirilebiliyor. En güzel örnekler Gazze ve Doğu Türkistan değil mi?

İşte asıl tehlike burada başlıyor.

Çünkü adalet, yalnızca sevdiğimiz insanların başına geldiğinde savunuluyorsa adalet değildir.

Adalet, bize uzak olanın hakkı için de ayağa kalkabilmektir.

Bu nedenle Hüseyin olmak, yalnızca Filistin'de değil; Doğu Türkistan’da, Yemen'de, Sudan'da, Myanmar'da ve dünyanın acı çeken her köşesinde aynı ahlaki ölçüyü koruyabilmektir.

Bir çocuğun gözyaşını, hangi bayrağın altında doğduğuna bakmadan görebilmektir.

Bir annenin acısını, hangi dine mensup olduğuna bakmadan anlayabilmektir.

Son günlerde artık güç dengeleri değişiyor.

Devletler yeniden silahlanıyor.

Sınırlar yeniden önem kazanıyor.

Güvenlik söylemi yeniden yükseliyor.

Ve tam da böyle dönemlerde insanlığın en büyük ihtiyacı, gücün değil ahlakın pusulasıdır.

Çünkü tarih bize gösteriyor ki silahlar savaşları kazanabilir; ama insanlığın vicdanını kazanamaz.

Bir devlet askeri olarak güçlü olabilir.

Bir hükümet ekonomik olarak güçlü olabilir.

Bir lider milyonlarca insanı peşinden sürükleyebilir.

Ama bunların hiçbiri onu haklı yapmaz.

Güç, haklılığın kanıtı değildir.

Bazen tam tersine, gücün nasıl kullanıldığı insanın gerçek yüzünü gösterir.

Peki biz neredeyiz?

Asıl soru budur.

Bugün Gazze'de bir çocuk ölürken ne düşünüyoruz?

Lübnan’da bir şehir bombalanırken ne hissediyoruz?

Sudan'da insanlar yerinden edilirken neden sessizleşiyoruz?

Bir yerde işgal varsa buna “işgal” diyebiliyor muyuz?

Bir yerde siviller öldürülüyorsa, fail kim olursa olsun aynı tepkiyi verebiliyor muyuz?

Yoksa kendi tarafımızın yaptığı yanlışa başka, karşı tarafın yaptığı yanlışa başka bir isim mi veriyoruz?

İşte Hüseyin olmak tam burada başlıyor.

Çünkü Hüseyin olmak, taraftarlığı adaletin önüne koymamaktır.

Hüseyin olmak, “Benim zalimim olmaz” diyebilmektir.

Hüseyin olmak, zalim kendi tarafımızdan çıktığında da zulme karşı durabilmektir.

Aksi halde yaptığımız şey adalet değil, aidiyet savunusudur.

Kerbela bitmedi

Kerbela'nın en büyük mesajlarından biri belki de budur:

İnsan her çağda yeniden sınanır.

Yezid ölür, ama Yezidlik bitmez.

İsimler değişir.

Üniformalar değişir.

Sloganlar değişir.

Devletler değişir.

Ama insanın güç karşısındaki sınavı değişmez.

Bugün de dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar aynı soruyla karşı karşıya:

“Bunca güç karşısında susacak mısın, yoksa doğru bildiğini söyleyecek misin?”

Sosyal medyada gördüğümüz bir zulmü birkaç saniye sonra başka bir görüntünün altında unutmak da bir tercihtir.

Çocukların ölümünü rakamlara indirgemek de bir tercihtir.

Siyasi çıkarlarımız bozulmasın diye vicdanımızı susturmak da bir tercihtir.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demek de…

Fakat tarih, insanın yalnızca yaptıklarını değil, yapabilecekken yapmadıklarını da kaydeder.

Her çağın bir Kerbela'sı vardır.

Belki de bugün bize düşen en önemli görev, geçmişteki Kerbela'yı yalnızca anmak değil, onun ahlaki sorusunu bugüne taşımaktır.

Çünkü Kerbela'yı anlamak, yalnızca gözyaşı dökmek değildir.

Kerbela'yı anlamak;

zulmü gördüğünde tanıyabilmektir.

Haksızlığı kim yaparsa yapsın karşı çıkabilmektir.

Gücün karşısında hakikati savunabilmektir.

Bedel ödemek gerektiğinde onurunu satmamaktır.

Ve belki de en önemlisi:

İnsanlığını hiçbir siyasi hesabın emrine vermemektir.

Unutmayalım, o devrin en büyük lideri Yezid'in elinde ne kaldı?

Lanetlenmiş bir isimden başka hiçbir şey. Ama Hüseyin hala eskisi gibi seviliyor.