Bir dönem vardı...

Siyasetçiler kürsülerden küreselleşmeyi insanlığın kaçınılmaz kaderi olarak anlatıyordu. Sınırların anlamını yitireceği, ticaretin savaşları sona erdireceği, sermayenin ve malların serbest dolaşımının dünyayı daha zengin ve daha barışçıl bir yer hâline getireceği söyleniyordu.

Berlin Duvarı yıkılmış, Sovyetler Birliği tarihe karışmış, liberal ekonomi zaferini ilan etmişti. Francis Fukuyama'nın meşhur ifadesiyle "tarihin sonu" gelmişti.

Ancak bugün geldiğimiz noktada başka bir cenaze törenine tanıklık ediyoruz.

Küreselleşmenin cenazesi kaldırılıyor.

Üstelik bu cenazeyi kaldıranlar, onu yıllarca dünyaya pazarlayanların ta kendisi.

Amerika Birleşik Devletleri, onlarca yıl boyunca serbest ticaretin bayraktarlığını yaptı. Dünya Ticaret Örgütü kuruldu, uluslararası ticaret anlaşmaları imzalandı, üretim maliyetlerini düşürmek için fabrikalar dünyanın dört bir yanına taşındı. Şirketler daha fazla kâr etti, tüketiciler daha ucuz ürünlere ulaştı.

Fakat küreselleşmenin görünmeyen bir faturası vardı.

Batı, üretimi dışarıya gönderirken yalnızca fabrikalarını değil, ekonomik üstünlüğünü de ihraç etti.

Bugün Çin'in yükselişi biraz da bu tercihin sonucudur.

Bir zamanlar ucuz iş gücü olarak görülen Çin, artık yapay zekâdan uzay teknolojilerine kadar birçok alanda Amerika'nın en büyük rakibi hâline geldi. Batı'nın kurduğu sistem, Batı'nın karşısına yeni bir süper güç çıkardı.

İşte şimdi panik burada başlıyor.

Dün serbest ticareti savunan ülkeler bugün gümrük duvarları örüyor.

Dün küresel entegrasyonu öven liderler bugün yerli üretim çağrıları yapıyor.

Dün sınırların önemsiz olduğunu söyleyenler bugün ekonomik milliyetçiliği savunuyor.

Küreselleşmenin en büyük savunucuları, şimdi onun mezar taşını dikiyor.

Aslında son yıllarda yaşanan gelişmeler bu dönüşümün işaretlerini veriyordu.

Pandemi sırasında dünya, küresel tedarik zincirlerinin ne kadar kırılgan olduğunu gördü. Bir ülkede duran üretim, binlerce kilometre ötedeki fabrikaları felç etti. Çip krizi otomotiv sektörünü vurdu. Lojistik ağları çöktü. Raflar boşaldı.

Ardından Rusya-Ukrayna savaşı geldi.

Enerji arzı siyasetin silahına dönüştü.

Doğalgaz boru hatları, limanlar ve ticaret koridorları artık ekonomik araçlar değil, jeopolitik silahlar olarak kullanılmaya başlandı.

Bugün ise Amerika ile Çin arasındaki ticaret savaşları yeni dönemin adını koyuyor:

Küreselleşme değil, bloklaşma.

Artık ülkeler en ucuz üreticiyi aramıyor.

En güvenilir ortağı arıyor.

Artık mesele maliyet değil.

Mesele güvenlik.

Mesele stratejik bağımlılık.

Mesele hayati sektörlerde dışarıya mahkûm olmamak.

Bu nedenle dünya ekonomisi yeni bir döneme giriyor.

Küresel köy söyleminin yerini ekonomik kaleler alıyor.

Serbest ticaretin yerini korumacılık alıyor.

Uluslararası iş birliğinin yerini stratejik rekabet alıyor.

Bu değişim yalnızca ekonomiyle sınırlı değil.

Küreselleşmenin vaat ettiği ortak dünya fikri de çatırdıyor.

Avrupa kendi güvenlik endişelerine kapanıyor. ABD’ ye olan bağımlılıklarını kırmanın yollarını arıyor.

Amerika Çin’e karşı güçlü durmaya ve enerjinin kontrolünü ele almaya çalışıyor.

Çin kendi ekonomik alanını daha da genişletiyor.

Rusya alternatif güç merkezleri oluşturmaya çalışıyor ve savaştan kasasına para doldurmaya devam ediyor.

Dünya hızla başka alanlara evriliyor.

Gelelim asıl sorumuza;

Küreselleşme gerçekten öldü mü yoksa bilerek mi öldü gösteriliyor?

Yoksa yalnızca biçim mi değiştirdi?

Teknoloji sınır tanımıyor.

Bilgi saniyeler içinde kıtalar aşıyor.

Belki de artık küreselleşmenin kuralları değişiyor.

Yeni dönemde özgür piyasa kadar ulusal çıkarlar da belirleyici olacak.

Şirketler kadar devletler de sahaya dönecek.

Ekonomik kararlar yalnızca kâr hesaplarıyla değil, jeopolitik hesaplarla da verilecek.

Bu nedenle bugün yaşananları sıradan bir ticaret kavgası olarak görmek büyük hata olur.

Aslında tanıklık ettiğimiz şey, son kırk yılın dünya düzeninin çözülüşüdür.

Küreselleşmenin cenazesi kaldırılırken, yeni bir çağ doğuyor.

Ve o çağın adı henüz konulmuş değil.

Bakalım daha neler göreceğiz…