Türkiye’de uzun süredir dile getirilen bir serzeniş var: “Nesil bozuluyor.”

Bu cümle, kahvehanelerden akademik kürsülere kadar geniş bir yelpazede tekrar ediliyor. Fakat meseleyi gerçekten irdeliyor muyuz, yoksa sadece tepki mi veriyoruz?

Önce teşhisi doğru koymak gerekir.

Bugün Türkiye’de bir “ahlak krizi”nden ziyade bir yön krizi yaşanıyor. İnsanlar neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusunda değil; neyin anlamlı olduğu konusunda tereddüt yaşıyor. Bu ayrım kritik.

Eğitim sistemi elbette bu tartışmanın merkezinde. Burada en önemli nokta zorunlu eğitim. Sürecin yetkililerce ivedi bir şekilde ele alınacağını düşünüyorum. Birçok yazımda belirttiğim üzere her çocuğumuz üniversite okumak zorunda değil. Zaten bize kalifiye ara eleman lazım. Bu şekilde giderse kalifiye elemanı biz de Avrupa gibi ithal etmek zorunda kalacağız. Bu konu uzun uzadıya konuşulması ve tartışılması gereken bir konu.

Eğitimde mesele sadece “İslam ahkâmından uzaklık” gibi tek boyutlu bir açıklamayla çözülemez. Çünkü aynı eğitim sisteminden çıkan bireyler arasında da ciddi farklılıklar var. Demek ki sorun yalnızca müfredat değil; anlam üretme kapasitesi.

Bugünün gençliği bilgiye erişimde tarihin en güçlü dönemini yaşıyor, fakat aynı zamanda tarihin en büyük anlamsızlık boşluğuyla karşı karşıya.

Peki, bu boşluğu kim dolduruyor?

Televizyon programları, dijital platformlar, sosyal medya…

Gündüz kuşağı programlarında sıradanlaştırılan skandallar, dizilerde estetize edilen suç dünyası, müzikte normalleştirilen yozlaşma… Bunlar sadece basit birer “yayın” değil; aynı zamanda birer kültürel kod üreticisi.

Ama burada da kolaycı bir refleks devreye giriyor: “Yasaklayalım.”

Yasak, kısa vadede sonuç verir gibi görünür; fakat uzun vadede merakı artırır, yeraltına iter ve kontrol edilemez hale getirir. Asıl mesele, bu içeriklerin neden bu kadar tüketildiğini sormaktır.

İnsanlar neden bu tür içeriklere yöneliyor?

Çünkü gerçek hayatta bulamadıkları heyecanı, adaleti, tutkuyu orada buluyorlar.

Yani sorun sadece içerik değil; toplumsal tatminsizlik.

Bir diğer önemli başlık ise “Batı etkisi” tartışması.

Evet, Türkiye’nin hukuk ve kültür sistemi büyük ölçüde Batı referanslı bir modernleşme sürecinden geçti. Ancak meseleyi “tamamen dış kaynaklı yozlaşma” olarak görmek de gerçekçi değil. Çünkü bugün eleştirilen pek çok problem, yerli üretim içeriklerde de yoğun biçimde var.

Bu noktada dürüst olmak gerekiyor:

Sorun ne tamamen Batı, ne tamamen Doğu.

Sorun, kendi değer sistemimizi tutarlı ve yaşanabilir bir modele dönüştürememiş olmamız.

Toplumlar sadece yasaklarla değil, örneklerle ve kurumlarla şekillenir.

Eğer aile zayıflıyorsa, eğitim yön veremiyorsa, adalet duygusu sarsılıyorsa; ekranlara yansıyan içerikler sadece bir sonuçtur.

Dolayısıyla çözüm:

Eğitimde sadece bilgi değil, karakter inşasını merkeze almak,

Medyada sadece denetim değil, nitelikli alternatif üretmek,

Gençlere sadece “yapma” demek değil, anlamlı bir yaşam perspektifi sunmak,

Hukuku ideolojik tartışmaların değil, toplumsal güvenin temeli haline getirmek.

Unutulmaması gereken şu:

Bir toplumun ahlakı, sadece neyi yasakladığıyla değil; neyi teşvik ettiğiyle ölçülür.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, geçmişe körü körüne dönüş ya da dış dünyaya tamamen kapanma değil; kendi köklerinden beslenen ama bugünü anlayan bir denge kurabilmek.

Çünkü mesele sadece “nesli korumak” değil, o nesle yaşamak isteyeceği bir dünya bırakmaktır.