
(https://www.gettyimages.com/photos/albert-memmi; 28.7.2026)
Tunuslu / Fransalı Yahûdi ictimâiyâtçı ve edebî muharriri Albert Memmi (Tunus, 15.12.1920 – Pâris, 22.5.2020)…
***
Kültür ik̆tibâsı (acculturation)
Kültür ik̆tibâsı (acculturation), farklı kültür yapılarındaki iki topluluğun, birbirleriyle, şu veyâ bu şekilde (düşmanca veyâ dostça) münâsebete geçip taraflardan birinin veyâ her ikisinin birden dîğerinin kültür modelinin têsîri altında kalarak onun bâzı kültür unsurlarını benimsemesi, bunları kendi kültürüyle kaynaştırmasıdır. Bu kültürel têsîr, alıcı kültürü zenginleştirici (inkişâf ettirici) veyâ bozucu (tereddî ettirici, şahsıyet kaybettirici) mâhiyette olabilir. Kültür ik̆tibâsı, çok def’a, hâkim kültür topluluğunun, hâkimiyeti altındaki topluluğa kendi kültürünü aşılaması sûretiyle ve tek yönlü olmaktadır. Kültür ik̆tibâsının muhtelif şekillerini, aşağıdaki şemayle göstermek mümkündür.

Bu şemada kullandığımız ıstıl̃âhların Fransızca karşılıkları şunlardır: Kültür ik̆tibâsı: acculturation; ik̆tibâsı kabûl̃ (zoraki veyâ gönüllü): acceptation de l’acculturation (imposée ou volontaire); ik̆tibâsı red (zoraki veyâ gönüllü): refus de l’acculturation (imposé ou volontaire); özü muhâfaza: maintien de l’essentiel des traits culturels d’origine; aşırı ik̆tibâs (başkalaşma, benlik kaybı): acculturation excessive (métamorphose, perte d’identité); içine kapanma: enfermement sur soi; kültürel cepheleşme (kültürel taassub): contre-acculturation (fanatisme culturel); zenginleşmiş kültür (şahsıyetli inkişâf): culture enrichie (développement en maintenant les traits culturels d’origine); terkîb: combinaison (syncrétisme); temessül: assimilation; durgunluk: stagnation, sclérose; gönüllü temessül: assimilation volontaire; cebrî temessül (kültürel jenosid): assimilation imposée (génocide culturel); inhitât: décadence.
Kültürel ik̆tibâsla al̃âkalı bu hâl̃lerden kültürel cepheleşme, yabancı kültürle tam bir zıdlaşma, kültür ik̆tibâsını reddetmekle iktifâ etmeyip hattâ kendi kültür unsurlarının unutulmuş olanlarını dahi canlandırma ve mevcûdlarına da sıkı sıkıya sarılma hâl̃idir. Kültür ik̆tibâsını bütünüyle reddedip kendi içine kapanma, kültür pl̃anında bir durgunluğa ve tedrîcen inhitâta yol açabilir. Fransız feylesofu Jean-François Revel’in bu mes’eleyle al̃âkalı müşâhedeleri üzerinde dikkat̃le tefekkür etmiye değer. Metni, ehemmiyetine binâen, yine Fransızca aslıyle berâber ik̆tibâs ediyoruz:
Fransız feylesofu Jean-François Revel’e nazaran “Kültürel tahavüller ve ilerleme”
“Bir kültürün yabancı têsîrlere karşı mânialar gerisine sığınarak orijinal̃liğini muhâfaza edebildiği fikri, dâimâ ak̃si istikâmette netîce vermiş eski bir yanılgıdır. Kendini tecrîd ederek farklılığını muhâfaza etmek mümkün değildir. Ancak eserlerin ve yaratıcı şahsıyetlerin bir memleketten dîğerine serbestce dolaşabilmesidir ki her kültüre, kendini yeniliyerek mevcûdiyetini idâme etme imk̃ânı vermektedir. Bunu isbât etmek için, eski Isparta ile Atina sitelerinin vazıyetlerini mukâyese etmek k̃âfîdir. Edebiyat ve san’atler, felsefe ve matematik, siyâset ilmi ve târih, hârice açık bir site olan Atina’da durmadan serpilip gelişmiştir. Hâl̃buki, farklılığının üzerine titriyen Isparta, hiçbir şâir, hiçbir hatîb, hiçbir mütefekkir, hiçbir mîmâr yetiştirmeyen tek Yunan sitesi olmak gibi bir garâbeti başarmıştır. (L’idée qu’une culture préserve son originalité en se barricadant contre les influences étrangères est une vieille illusion qui a toujours donné un résultat contraire à celui qui était recherché. On ne peut être différent tout seul. C’est la libre circulation des œuvres et des talents qui permet à chaque culture de se perpétuer tout en se renouvelant. La démonstration remonte au vieux parallélisme entre Sparte et Athènes. C’est Athènes, cité ouverte, qui fut le prolifique lieu de création dans les lettres et les arts, dans la philosophie et les mathématiques, la science politique et l’histoire. Sparte, défendant jalousement son exception, réalisa ce tour de force d’être l’unique cité grecque qui ne produisit aucun poète, aucun orateur, aucun penseur, aucun architecte.)
“Şâyet 16. Asrın Fransa kralları, Rönesansın İtalyan ressamlarını ülkelerine dâvet etmek yerine, “İtalyan resim san’at̃inin üstünlüğü, bizim için tahammül edilmez bir şeydir; onun için bu ressamları da, tablolarını da aslâ ülkemize sokmamalıyız” deselerdi, bu zahmetlerine karşı elde edecekleri tek mahsûl̃, Fransız resminin kendini yenileme çabasını, daha kundaktayken boğmak olurdu! (Si les rois de France au XVIe siècle, au lieu d’inviter les peintres italiens de la Renaissance, s’étaient dit ‘cette prépondérance de la peinture italienne est insupportable, laissons dehors ces peintres et ces tableaux’, le seul fruit de cette démarche aurait été de tuer dans l’œuf tout renouvellement de la peinture française.)” (Jean-François Revel, “Changements culturels et progrès -Kültürel Tahavvüller ve İlerleme-”, haftalık Le Point mecmûası, 11 janvier 2002; ABELLARD, Monique et al., Sciences économiques et sociales, Paris: Nathan, édition actualisée 2009, p. 143, Exercice’den naklen)
Muhakkak ki Revel’in bu müşâhedeleri, aynen, Ortaçağ İsl̃âm Âlemi için de vâriddir: İslâm Âlemi ancak bir “açık cem’iyet” olduğu için ve şahsıyetli bir tavırla, yânî kendi aslî kültürünü muhâfaza ederek kendinden evvelki veyâ muâsırı her medeniyetten, temâs hâlinde bulunduğu her kültürden istifâde ederekdir ki muhteşem bir medeniyet inşâ etmiştir; öyle ki Avrupa Medeniyeti, Tecrübî İlim Zihniyet ve Usûl̃ü ve İnsan Hakları pl̃anında o medeniyetin vârisidir…
Türklük, Avrupacılıkla cem’olmaz!
İşte bu mülâhazalar muvâcehesinde, meselâ bir Türk, İsl̃âm dînine olan inancını kaybetmiş olduğu hâlde, Milletinin dînî hislerine ve âdetlerine hürmet duyuyor ve onların –bayram ziyâretleri gibi- doğrudan îmâna taal̃l̃ûk etmiyenlerine de riâyet ediyorsa, Türklük vasfını muhâfaza ediyor demekdir. Buna mukâbil, İsl̃âm dînine taşkın bir nefret ve gayz ile saldıran birisi, soyu sopu ne olursa olsun, Türklüğe “yedi kat yabancı”dır.
Kezâ, hem Avrupacı / Gar̃bci olmak, hem de Türklükden, milliyetcilikden dem vurmak aklın almıyacağı bir iddiâdır; çünki güneşi balçıkla sıvamıya kalkışmak gibi akıllara ziyân bir hâl̃dir. Dünyâda, hem bir yabancı kültürü kendi milletinin kültüründen üstün tutup, hattâ kendi kültüründen tiksinip, ona olmadık hakâretler savurup, onun yerine topyek̃ûn bir başka milletin kültürünü ikâme etmiye çalışıp hem de “milliyetcilik” iddiâsında bulunan aklı başında bir fikir cereyânı olmasa gerek.
Fakat bizde, bir asırdır, bir şey hem kendi hem de zıddı olabilir safsatasıyle “mantıkî” (“diyalektik”) muhâkeme yürüten Avrupacı ideoloji, bütün Türk kavimlerinin bin yıldır kullanıp geliştirdikleri, Türk kültürünün ayrılmaz bir cüz’ü hâline getirdikleri Târihî Türk Yazısını –“Arab yazısı” diye yaftalıyarak, sonra aleyhinde binbir ciddiyetsiz ithâmda bulunarak- reddederken, göz göre göre, dayatma L̃atin al̃fabesine “Türk al̃fabesi” diyebilmektedir. Millî kültürün mühim bir unsuru ve maddî bir tezâhürü olan millî kıyâfetinden utanıp, Frenk kıyâfetine özenip “Arkadaşlar; Şeyhülislâm Efendinin çakşırı veya cübbesiyle laboratuvarda, bakteriyolojihanede çalışılamaz. Bizim yolumuz fetvahaneye değil kimyahaneye, bakteriyolojihaneye doğrudur.” diyecek (Fazıl Ahmet -Aykaç-, Türk Dili Birinci Kurultayı. Tezler, Müzakere Zabıtları, İstanbul: TC Maarif Vekâleti, Devlet Matbaası, 1932, ss. 290-296 içinde s. 296), Müsbet İlim Zihniyetini bir kıyâfet mes’elesi zannedecek kadar sığ düşünen, bu yüzden Le Petit Prince’de Saint-Exupéry’nin pek zarîf alaylarına mevzû olan bu mukallid zihniyet, târihî Türk kıyâfetine “Ümmet kıyâfeti, irticâî kıyâfet” damgasını basıp Frenk kıyâfetini “medenî kıyâfet”, arkasından da “Türk kıyâfeti” îlân edebilmekte, tam bir şeytânî mantıkla, başörtüsü takmayı “mürtecilik”, açık saçıklığı ve –içki içmek, balolarda yabancılarla sarmaş dolaş dans etmek, 19 Mayıs merâsimlerinde genc kızları soyup teşhîr etmek, bar, pavyon, kerhâne açmak gibi- binbir menhiyâtı ise “medenîlik” ve “ilericilik” olarak takdîm edebilmektedir.
Aynı şahsıyetsiz zihniyet, Türk hukûkçularının, bin sene boyunca geliştirdikleri, -Mecelle örneğinde olduğu gibi- daha da geliştirip, ısl̃âh edip, İnsan Haklarına mugâyir hükümlerden ayıklayıp asrî hayâtın îcâblarına intibâk ettirmeleri hiç de zor olmıyan Türk kânûnlarını “çöl kânûnu” diye tahk̆îr ederek üç kıt’aya adâlet taşımış bu asîl milleti baştan sona Avrupa’dan “tercüme kânûnlarla” idâre edilmek gibi bir zillete dûçâr edebilmekte, sonra yine bu kânûnlara da “Türk kânûnları” demek pişkinliğini gösterebilmektedir.
Hiç şüphesiz, bu mantık ile Târîhî Türkceyi, tamâmen sû-i niyet eseri ve hilâf-ı hak̆îkat̃ olarak Arabcanın esâretindeki bir dil olmakla ithâm edip sonra onu, mürâîce, “boyunduruktan kurtarıyoruz” kandırmacasıyle tahrîf ederek, Frenkleştirerek, uydurma bir dile tahvîl ederek ortaya çıkardığı sun’î dile “Öztürkce” diyen mantık aynıdır.
Kâzım Karabekir: “Millet gar̃blileşmekle değil, ancak Dîn-i Mübîn-i İsl̃âma sarılmak sûretiyle mevcûdiyetini kurtarmıştır!”
Elbette, bu safsatalara, onları ortaya atanlar inanmamaktadır. Mes’ele, sâdece, yanıltarak, halka Avrupacılığı kabûl ettirmekdir. Hedefleri, Avrupaî Materyalist bir cem’iyet yoğurmaktır ve İsl̃âmla, târihî Türk kültürüyle zıdlaştırılan “milliyetcilik” de, “Türkcülük” de, onların ağzında, göz boyamaya yarıyan birer slogandan başka bir şey değildir. Yoksa, nasıl hem Türk, hem Avrupacı olunabilir? Bu, meselâ hem Müslüman, hem Komünist olmak iddiâsı kadar abes değil midir? Bin yıllık ölümüne bir mücâdelenin son raundunda, yerli Yahûdi, Dönme, Farmason, Ermeni, Rum işbirlikcileriyle berâber Türklüğü son vatan parçasında yok etmiye azmetmiş mütecâviz düşman, “tek dişi kalmış Avrupa” değil miydi? Biz, Dîn adına ve milliyetimizi korumak için, canımızı dişimize takıp bu müstevlîlerle bir İstik̆l̃âl̃ Har̃bi yapmadık mı? Şimdi bu emperyalist zâlimlerin kültürünü benimsemek, onlara benzemek kendimizi ink̃âr edip temessül etmek, gönüllü olarak mânevî jenoside râzı olmak değil midir? Zâten onların bizi yok etmekten maksadları, esâs îtibâriyle, kendilerine temessül etmemizi sağlamak değil miydi? Yoksa, “Sarıklı Mücâhidlerin, Başörtülü Mücâhidelerin” binbir fedâk̃ârlıkla har̃b meydanlarında kazandığı zafer, Lozan’da hezîmete mi ink̆ilâb etti? 12 Eyl̃ûl̃ Rejiminin önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Hamza Eroğlu, “Lozan Barış Andlaşması ile, modern bir adlî teşkîlât, modern ve laik kanûnlar yapmak mecbûriyetini de mukavelevî olarak yüklenmiştik” derken (Eroğlu 1981: 154) neyi kasdetmektedir? Rejiminin şekli bu sûretle düşmanları tarafından tâyîn olunan bir millet muzaffer, hür ve müstak̆il sayılabilir mi? Şu hâlde Lozan bir temessül muâhedesi midir? Lozan’da, bütünüyle İstik̆l̃âl̃ Har̃binin rûhuna tercümân olan İstik̆l̃âl̃ Marşı’na ihânet mi edilmiştir? Bunun için mi, sonradan, millî âmentümüz olan mukaddes İstik̆l̃âl̃ Marşı’mızın yerine bir başka düzmece marş ikâme edilmek istenmiştir? Kâzım Karabekir Paşa, 1924 senesinde, İstanbul Dârülfünûnu önünde talebelere hitâbesinde neden şu aşağıdaki tesbîti yapma ihtiyâcı hissetmiştir?
“Efendiler! Millet gar̃blileşmekle değil, ancak Dîn-i Mübîn-i İsl̃âma sarılmak sûretiyle mevcûdiyetini kurtarmıştır! Türkoğlunu her şeyden tecrîd etseniz, Dîn-i Mübîn-i İsl̃âmdan başka istinâd edecek yeri yoktur!
“Efendiler! Millet her türlü mahrûmiyet içinde ümîdsiz bir mücâdeleye nîçin atılmıştır? Evvelâ tahk̆îr edilen mukaddes Dînini îlâ etmek, sâniyen haysiyetini kurtarmak ve düşman ayağı altında inliyen aksâm-ı vatânı tahlîs etmek için değil mi? Mukaddesât-ı milliye ve dîniyemize edilen hakâreti iâde ettik. Emsâlsiz fedâk̃ârlığa katlandık. Buna gar̃blileşmekle değil, Dînimize sarılmakla muvaffak olduk!” (Kâzım Karabekir, Büyük Doğu mecmûası, İstanbul, 7.11.1947, No 71, yıl: 2, c. 3, s. 6)