0
Irak diyarı, tarihte çok büyük medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır. Dicle ve Fırat arasında bulunan Mezopotamya Vadisi'nde, dünyanın ilk imparatorluğu: Babil kuruldu. Yazı, ilk kez bu nehirlerin kenarlarında kurulu olan şehirlerde, kilden tabletler üzerinde gelişti. Bu bölge hakikaten de insan medeniyetlerinin beşiklerinden biri olagelmiştir.
İslam, Mezopotamya'nın güneyi olan Arap Yarımadası'nın çöllerinde neşvü neva bulmaya başladığında, Irak ahalisi, 1. Halife Ebubekir (ra) döneminde, hidayet bulan ilk toplumlardan olmuştur. Bağdat, Abbasi Hilafeti'nin başkenti olarak kurulduktan sonra, Irak İslam Dünyası'nın en önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir. Erken İslam tarihinde, bilim, kültür, sanat ve İslami ilimlerde bölge adeta yıldız gibi parladı. Yıkıcı Moğol istilasının ardından Irak'ın önemi azalmaya başladı. 16. Yüzyılın başlarında da Osmanlı Devleti'ne dahil edildi ve 1. Dünya Savaşı sonuna kadar da Osmanlı toprağı olarak kaldı, savaş sonrası ise, İngiliz himayesinde bir sömürge oldu. İngilizler Irak'ın sınırlarını harita üzerinde cetvelle çizdiklerinde ve bir ulus devlet inşa etmeye çalıştıklarında, ülkenin çok milletli, çok mezhepli, çok dinli ve çok kültürlü yapısını ihmal etmişlerdi. Iraklı kimliğini inşa edeyim derken, kaş yapayım derken masum halkların gözlerini çıkarmaktan başka bir iş yapmadılar.
Birinci Dünya Savaşı'nın ardından, savaşın galipleri olan Fransız ve İngilizler, Verimli Hilal bölgesinin (Irak, Kuveyt, Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin) tamamının kontrolünü ele geçirdiler. Sykes-Picot Anlaşması gereğince, bizim coğrafyamızı aralarında paylaştılar. Doğu bölgelerini, Filistin ve Ürdün'ü İngilizler kukla krallıklar ve hükümetlerle yönetme yolunu seçtiler. Petrol merkezli, emperyalist hedeflerine ulaşmak için her türlü zulmü işlemekten de geri durmadılar.
İngilizlerin oluşturduğu tüm sömürgelerde olduğu gibi buradaki sınırlar da keyfi ve tartışmalı idi. Osmanlı zamanında, Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan bölge, Musul, Bağdat ve Basra sancakları olarak idari yapılanmaya tabi tutulmuştu, Irak siyasi bir yapı olarak mevcut değildi. Tarihi bakımdan, Irak kelimesi sadece El Cezire olarak bilinen, güney kısmı ifade ediyordu
Osmanlı Devleti, çok milletli bir yapıya sahip olduğu için, vatandaşların (teba) tek bir kimlik talebi yoktu. Kürdler, Araplar, Türkmenler, Ermeniler ve diğer tüm unsurlar kendi kimliklerini koruyarak Osmanlıya sadık kalıyorlardı. Böylece, Irak halkının, kendilerini birleştiren bir Iraklı üst kimliğine ihtiyaçları da yoktu. İngilizler modern Irak'ı tasarladıklarında, birleşik Irak kimliği beklentilerinin, etnik ve mezhep temelli büyük ve kitlesel toplumsal bölünmelere ve çatışmalara sebebiyet vereceği belliydi.
Himaye idaresinin kuzeyinde, Sünni Müslüman bir halk olan Kürdler, tüm Irak'ın % 15-20'sini oluşturuyor; dil ve kültür bakımından Araplardan ayrışıyordu. Irak'ın orta kısmında ise, toplam nüfusun yaklaşık % 25'ini oluşturan Sünni Arap nüfus yerleşikti. Bu düşük orana rağmen, İngilizler en üst seviyeli idari ve bürokratik vazifeleri bu kesime vererek, daha baştan bir bölünmenin kapısını araladılar.
Modern Irak'ın güneyinde ise, nüfusun hemen hemen % 50'sini teşkil eden, Şii Araplar bulunuyordu. Ulus olarak Arap olmalarına rağmen, sosyal yönlerden Sünni Araplardan tamamen farklıydılar. Şii Ulema'nın Şii nüfus üzerindeki etkisi, diğer bölünmüş kesimlere karşı, nispeten birleşmiş bir Şii cephesi oluşmasına katkıda bulunuyordu.
Bölgenin cahili olan, ve tamamen yeni bulunan petrol yatakları ile ilgilenen İngilizler; toplumun bu bölünmüşlüğünü pek de umursamadılar. Son tahlilde, muhtemel çatışma ve iç savaşlarda ölecek olanlar Müslüman olduktan sonra, bunun Londra'da refah içinde yaşayan insanların umurunda olması beklenemezdi. İngilizler, Irak'ta bir krallık tesis ettiler ve başına Hicaz'dan Sünni bir Arap olan Faysal'ı getirdiler. Faysal, İngilizlerle işbirliği yaparak; Osmanlıya karşı isyan eden Şerif Hüseyin'in oğlu idi. Suriye merkezli, büyük bir kraliyet kurmak niyetindeyken, askeri ve siyasi hiçbir yetkisi olmayan kukla bir kral olarak Irak'ın başına onursuzca İngilizler tarafından atanmıştı. İngilizlerin bilgisi ve emri dışında hiçbir şey yapacak durumda değildi. İngilizler Irak'ın iç ve dış tüm ilişkilerinde büyük rol oynayarak, Irak halkları arasındaki balkanizasyon ve kutuplaşmaya çanak tuttular. Faysal, mezhebi ayrılıkların yıkıcılığını önlemek için, seküler ve Arap temelli bir eğitimi denedi, ancak bu da Arap olmayan Kürd ve Türkmen unsurları rahatsız etti, ötekileştirdi. Pan-Arap politikalar Iraklı Süryani, Ezidi ve Yahudileri de dışlamıştır.
Sünni Arap azınlığın tahakkümü, kraliyet dönemi boyunca devam etti. 1958'de monarşi yıkıldığında, ülke, 1968'de Baasçıların yükselişi ve iktidarı ile sonuçlanan 10 yıllık geçici bir istikrarsızlığa sürüklendi. Baasçılar, laikliği ve Arapçılığı desteklemenin yanında, Saddam Hüseyin idaresinde iktidarı ve tüm gücü Sünni Arap elitlerin elinde toplamaya başladı. Şii Arapların, Kürdlerin, Türkmenlerin yabancılaştırılması ve ötelenmesi, Amerikan işgali sonrası ilkede mezhep temelli bir iç savaşın ve şiddetin de tohumlarını en verimli tefrika toprağına atmıştı. İşte DAİŞ de, İran, ABD ve İngilizlerin oluşturduğu bu şeytan üçgeninin bir ürünüdür. Mezhep tabanlı çatışmalar sadece Irak'ta değil, her yerde şeytanidir. Bizim dinimiz mezheplerimiz değildir!
Müslüman Irak, 21. Yüzyılda, kendisini yeniden inşa etmek ve tanımlamak istiyorsa; her şeyden evvel mezhep çatışmalarını sonlandırmak zorundadır. Aksi halde, sadece Siyonistleri ve Haçlıları memnun edecek bu ölümcül bölünme ve savaşlar, masum Müslüman milletleri yakmaya devam edecektir. Allah sonumuzu hayr eylesin. Amin.
İKİ DOĞU ve İKİ BATI'NIN RABBİNE EMANET OLUNUZ...