Orta Doğu’da (Batı Asya’da) İran ile ABD–İsrail ekseninde yaşanan çatışma artık klasik bir “gölge savaş” aşamasını geride bırakmış görünüyor. Son saatlerde gelen bilgiler, tarafların doğrudan askeri altyapıyı hedef almaya başladığını ve savaşın kontrollü tırmanma aşamasına girdiğini gösteriyor.

İsrail’in Tahran çevresindeki rafineri altyapısına saldırdığı iddiası ve İran Devrim Muhafızları’nın buna karşılık Hayfa’daki rafineriyi hedef aldığını açıklaması, savaşın enerji tesislerini kapsayan yeni bir cepheye kaydığını ortaya koyuyor. Enerji tesisleri artık yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik ve stratejik hedefler haline gelmiş durumda.

Aynı saatlerde İran’ın Kuveyt’teki Arifjan üssünü hassas füzelerle hedef aldığını duyurması ise çatışmanın sadece İsrail ile sınırlı kalmadığını, Amerikan askeri varlığının da artık doğrudan hedef haline geldiğini gösteriyor.

Washington’ın İsrail’e 12 bin adet BLU-110 hava yer bombası satışını “acil ihtiyaç” gerekçesiyle Kongre onayı olmadan devreye sokması, savaşın kısa sürede sona erecek bir kriz olarak görülmediğini ortaya koyuyor. Bu mühimmat özellikle sert hedeflere ve askeri altyapıya karşı kullanılan yüksek tahrip gücüne sahip mühimmat sınıfında yer alıyor.

Bütün bu gelişmelerin yanında diplomatik kaynakların, Yemen’deki Husilerin Amerikan uçak gemisi grubuna saldırı hazırlığı yapabileceğini aktarması, çatışmanın bölgesel vekalet savaşına dönüşme potansiyelinin yüksek olduğunu gösteriyor.

Bu tabloya bakıldığında savaşın artık üç ayrı hatta ilerlediği görülüyor:

Birinci hat; hava ve füze savaşı. İran ile İsrail arasında karşılıklı saldırılar giderek enerji altyapısını hedef almaya başladı. Bu durum savaşın ekonomik boyutunu derinleştiriyor.

İkinci hat; ABD üsleri ve deniz gücü. İran’ın Kuveyt’teki Amerikan üssünü hedef alması ve Yemen’deki Husilerin Amerikan uçak gemisine saldırı hazırlığı iddiaları, Washington’ın savaşa daha doğrudan çekilme riskini artırıyor.

Üçüncü hat ise, nükleer dosya. Washington ve Tel Aviv’de bazı çevrelerin İran’ın yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyumunu ele geçirmek için özel kuvvet operasyonu seçeneğini tartıştığı bilgisi, savaşın ilerleyen aşamalarında İran topraklarına sınırlı özel operasyon ihtimalinin gündeme gelebileceğini gösteriyor.

Bu noktada dikkat çeken bir diğer unsur, petrol fiyatlarının hızla yükselmesi. İran parlamentosu yetkililerinin “savaş bu şekilde devam ederse petrol üretimi ve satışı imkânsız hale gelebilir” açıklaması, enerji piyasalarının savaşın yeni cephesi haline geldiğini ortaya koyuyor.

Önümüzdeki bir haftalık süreçte üç kritik gelişme beklenebilir:

Birincisi, İsrail’in İran’daki enerji ve askeri tesislere yönelik hava saldırılarını artırması muhtemel görünüyor. Washington’dan gelen mühimmat desteği bu saldırıların devam edeceğini gösteriyor.

İkincisi, İran’ın doğrudan İsrail yerine bölgedeki Amerikan üslerini ve enerji altyapısını hedef alan misilleme stratejisini genişletmesi beklenebilir.

Üçüncü ve en kritik ihtimal ise deniz hattında yaşanabilir. Basra Körfezi ile Umman Denizi arasındaki dar geçit olan Hürmüz Boğazı üzerindeki herhangi bir gerilim küresel enerji piyasalarını sarsabilecek bir krize dönüşebilir. Elektronik köreltme nedeniyle, ticaret gemilerinin de bozulan seyrü sefer aletlerinin bozulması, körfezde mahsur kalan petrol ve doğalgaz taşıyan gemilerin kaza ihtimalini artırıyor.

Özetle bölgede yaşananlar henüz tam ölçekli bir savaşa dönüşmüş değil; ancak tarafların attığı adımlar sınırlı ama yüksek yoğunluklu bir bölgesel çatışmanın giderek genişleme riskini taşıdığını gösteriyor.

Önümüzdeki günlerde savaşın yönünü belirleyecek en kritik soru ise şu olacak: İran misillemeleri ABD kuvvetlerine karşı artırırsa Washington özel kuvvetleriyle doğrudan veya Pjak ve PAK gibi terör örgütlerini ve İran Kürtlerini vekâleten kullanarak kara savaşına girecek mi?

Bu sorunun cevabı, yalnızca Batı Asya’nın (Orta Doğu’nun) değil küresel enerji ve güvenlik dengelerinin de kaderini belirleyebilir.