Gökyüzünde süzülen devasa gövdeler yere çakıldığında veya asırlık nizamlar büyük bir gürültüyle çöktüğünde, yığınlar sadece enkazın dumanına bakar. Oysa o yıkımın tam kalbinde, ateşe ve basınca dayanıklı o karanlık mahzeni, o sırrın saklandığı kutuyu arayan gözler vardır. Çöken bir dönemin tüm günahları ve filizlenen yeni bir çağın ilk feryadı orada yankılanır. Bugün Pasifik'ten kopup Asya'nın derinliklerine, oradan İran sınırlarına kadar uzanan coğrafyada tam olarak böyle devasa bir hesaplaşma yaşanıyor. Kıtalar ötesinden gelip boğazları ve deniz yollarını tutanlar, demir ağlarla birbirine bağlanan yeni dünyanın nefesini kesmeye çalışıyor. Mesele sadece diplomatik bir çekişme veya anlık bir siyasi savrulma değil; iki farklı dünyanın, iki farklı yürüyüşün göğüs göğüse çarpışmasıdır.

Tam da bu küresel fay hatlarının çatırdadığı saatlerde, dün İstanbul’a inen Belçika heyetini, Kraliçe Mathilde öncülüğündeki o dört yüzü aşkın kişilik devasa kafileyi salt bir ticari ziyaret sananlar büyük resmi ıskalıyor. Avrupa’nın kalbinden, Brüksel'den kopup gelen; savunmadan enerjiye, havacılıktan teknolojiye kadar yeryüzünün en ağır yüklerini masaya koyan bu hamle, sıradan bir pazarlık değil. Fırtınalı okyanuslar ile Asya'nın derinlikleri arasında sarsılmaz bir güvenli liman arayışıdır. On dört yıl aradan sonra en üst düzeyde gerçekleşen bu geri dönüş, Türkiye'nin coğrafi ve diplomatik ağırlığına atılmış somut bir çıpadır.

Herkes vitrindeki bu gürültüye, pazar yerlerindeki telaşa ve günü kurtaran hamlelere bakıyor. Peki o enkazın kalbindeki karakutunun içinde sahiden ne var? İçinde öncelikle toprağın asırlık hafızası duruyor. Deniz aşırı kibrin gölgesinde susmaya mahkum edilmiş, sınırları haritalarda keyfince çizilirken omuzlarına ağır yükler binmiş sessiz yığınların inatçı direnci var orada. O kutuyu açtığınızda karşınıza çıkan şey silahların gölgesinde zorla imzalatılmış kağıtlar değil, rüzgara karşı eğilmeyen kadim bir kıtanın ağırbaşlı ayak sesleridir.

O köklü hafızanın en somut ve asil yansımasını yine dün, bir asrı aşan bir ulu çınarın gölgesinde andık. Yüz üç yıl önce Nahçıvan'da toprağa düşen, yıkımların eşiğindeki bir coğrafyayı eşsiz bir sabırla ayağa kaldıran Haydar Aliyev’in aziz hatırası, tam da bu karakutunun merkezinde yer alıyor. İki ayrı devlette tek bir milletin can damarı gibi atan o sarsılmaz kardeşlik şuuru, uzaklardan gelen fırtınalara karşı bu toprakların nasıl aşılamaz bir kale olduğunun en net ispatıdır. O, parçalanmakta olan bir ülkenin taşlarını yerli yerine oturturken, yirmi yıl sonrasının sükunetini ve dirilişini o günün zor şartlarında inşa etmişti.

İşte o kutunun içinde aynı zamanda, okyanusların geçit vermez sularını bir tahakküm aracı gibi kullananlara karşı, kayaları delerek birbirine omuz verenlerin eşsiz işçiliği yatıyor. Dünyayı dar boğazlardan ibaret sananlara inat, fırtınaları öngörüp bugünden yeraltı sarnıçlarını kazanların o sessiz sabrı var. Gözdağı vererek, ambargolarla boğarak ayakta kalmaya çalışan finansal hezeyanların karşısında; yeryüzünün gerçek değerleriyle, Kafkaslardan Anadolu'ya uzanan o köklerle kenetlenen sarsılmaz bir irade filizleniyor.

Bu sarsıcı dönemeçte bizim durduğumuz yer, yani binlerce yıllık tecrübesiyle bu coğrafyada adaletin terazisini tutan Anadolu'nun duruşu, enkazın etrafında ağıt yakanların veya zafer sarhoşluğuyla kör olanların yanı değildir. Biz, bu toprağın hamuruyla yoğrulmuş olanlar, o kutuyu alevlerin içinden serinkanlılıkla çekip çıkaran ve içindeki o saf gerçeği toplumun vicdanına nakşeden yerde durmaya devam edeceğiz. Tarihin hesabını en son toprağın kendisi sorar; köksüzler o günü göremez.