Dil, insan zihninin sınırlarını yansıtan esnek bir yapıdır ve edebiyatçılar bu esnekliği en üst düzeyde kullanırlar. Kelimelerin bilinen, somut ve sözlük anlamlarının ötesine geçerek yepyeni bağlar kurduğu alanlardan biri de "mecazımürsel" yani günümüz Türkçe öğretimindeki adıyla "ad aktarması"dır. Mecazımürsel, bir sözcüğün aralarında hiçbir "benzetme amacı güdülmeden", başka bir sözcüğün yerine kullanılması sanatıdır. Bu sanatta temel amaç, iki kavram arasındaki mantıksal, mekânsal ya da işlevsel ilişkilerden yararlanarak anlatımı daha pratik, etkili ve canlı kılmaktır. Benzetme yönü olmaması, mecazımürseli istiare ve teşbih gibi diğer mecazlı anlatımlardan kesin çizgilerle ayırır.

Mecazımürselin kurulmasında günlük hayatta farkında olmadan sıkça başvurduğumuz çeşitli parça-bütün, iç-dış, yazar-eser, yer-insan ilişkileri rol oynar. Örneğin, "Dün akşam Yahya Kemal’i okudum" cümlesinde kastedilen şey, şairin fiziksel varlığı değil, onun kaleme aldığı şiir kitabıdır. Burada net bir "yazar-eser" ilişkisi mevcuttur. Benzer şekilde, "Soba yanıyor" dediğimizde yanan şey aslında sobanın kendisi (dış) değil, içindeki odun veya kömürdür (iç). Bu tür kullanımlar, dili hantallıktan kurtarır. Uzun uzadıya "sobanın içindeki yakacaklar alev aldı" demek yerine, "soba yanıyor" diyerek zihinde daha hızlı ve vurucu bir imaj oluşturur.

Edebi metinlerde mecazımürsel, yazara geniş bir tasarruf ve yoğunluk alanı sağlar. "Ankara bu karara tepki gösterdi" ifadesinde "yer-insan" ilişkisi kullanılarak hükümet veya şehirde yaşayan insanlar kastedilir. Şiirde veya düzyazıda bu sanat, okuyucunun zihnindeki tanıdık şemaları tetikler. Az sözle çok şey anlatma ilkesine (icaz) hizmet eder. Kelimeler arasında kurulan bu mantıksal köprüler, dilin hafızasını ve kültürel kodlarını da yansıtır. Mecazımürsel, edebiyatın sadece hayal gücünden ibaret olmadığını, aynı zamanda insan zihninin pratik işleyişiyle ve mantık ilişkileriyle ne kadar uyumlu bir estetik oluşturabileceğini gösteren en somut ve güçlü dilsel araçlardan biridir.