Bir toplumun iradesi önce sandıkta değil, dikkatinde sınanır. Çünkü neyi konuşacağımıza başkaları karar vermeye başladığında, neyi savunacağımıza da yavaş yavaş onlar karar verir.

Dünya uzun zamandır yalnızca sınırlar, enerji hatları ya da ticaret koridorları üzerinden mücadele etmiyor. Bugünün en görünmez rekabeti, insan dikkatini yönetme mücadelesidir. Artık mesele sadece hangi ülkenin daha güçlü olduğu değildir. Asıl soru şudur: Hangi acı hatırlanacak, hangi kriz unutulacak ve hangi hakikat, daha büyük bir gürültünün içinde görünmez hâle gelecek?

İşte bu nedenle gündem artık yalnızca haber akışından ibaret değildir. Gündem, aynı zamanda küresel güç mücadelesinin en stratejik alanlarından biridir. Çünkü dikkatini kaybeden toplum, zamanla muhakemesini; muhakemesini kaybeden toplum ise iradesini yitirmeye başlar.

Geçtiğimiz günlerde Ürdün'ün başkenti Amman'da gerçekleştirilen toplantı bu gerçeği yeniden hatırlattı. Yaklaşık yirmi İslam ülkesinin dışişleri bakanları, Mescid-i Aksa'ya yönelik son gelişmeleri değerlendirmek üzere bir araya geldi. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, bölgesel krizlerin uluslararası kamuoyunun dikkatini Filistin, Gazze, Batı Şeria ve Mescid-i Aksa meselesinden uzaklaştırmaması gerektiğini vurguladı.

Bu açıklamayı yalnızca diplomatik bir değerlendirme olarak okumak eksik kalır.

Çünkü burada verilen mesajın özü şuydu: Gündem değişebilir; fakat vicdanın yönü değişmemelidir.

Uluslararası siyasette krizler çoğu zaman birbirini takip eder. Bir bölgede çatışmalar sürerken başka bir coğrafyada yeni bir gerilim başlar. Birkaç gün önce dünyanın en önemli meselesi gibi görünen bir gelişme, kısa süre sonra yeni başlıkların arasında görünmez olur. Böylece trajediler arasında sessiz bir rekabet oluşur. En uzun süren acılar, en hızlı unutulan acılar hâline gelir.

Bugün iletişim çağının en büyük paradokslarından biri tam da budur. Bilgi hiç olmadığı kadar artarken hafıza aynı hızla zayıflıyor. Sorun artık bilgiye ulaşamamak değildir; hangi bilginin zihnimizde kalacağına sürekli değişen gündemin karar vermesidir.

Bu noktada bilim dünyasının dikkat çektiği önemli bir tartışma devreye giriyor. Nörobilimci Benjamin Libet'in deneyleri, beynin bazı karar süreçlerini kişinin bunları bilinçli olarak fark etmesinden kısa bir süre önce hazırladığını ortaya koydu. Bu çalışmalar, özgür irade tartışmalarını yeniden canlandırdı. Bilim bu konuda son sözünü söylemiş değil. Ancak tartışmanın ötesinde açık olan bir gerçek var: İnsan zihni, düşündüğümüzden çok daha fazla dış etkiye açıktır.

Bu gerçek yalnızca bireyi ilgilendirmiyor.

Toplumlar da dikkatleri kadar güçlüdür.

Sürekli değişen kriz başlıkları, bitmeyen bildirimler, kesintisiz haber akışı ve anlık tepkiler, düşünmeye ayrılan zamanı daraltıyor. Refleksler hızlanırken muhakeme yavaşlıyor. Böyle zamanlarda insanlar çoğu zaman karar vermiyor; yalnızca tepki veriyor.

Toplumlar için de benzer bir süreç işliyor. Dikkatini yitiren bir toplum, önce önceliklerini; ardından hangi değeri neden savunması gerektiğini kaybetmeye başlar. Bu nedenle devletlerin yalnızca sınırlarını koruması yetmez. Toplumsal hafızayı diri tutacak bir dikkat disiplini de inşa etmeleri gerekir.

Amman'dan yükselen çağrının önemi tam da burada ortaya çıkıyor. Verilen mesaj, yalnızca belirli bir gelişmenin uluslararası gündemde kalmasını sağlama çabası değildi. Aynı zamanda küresel kamuoyuna şu uyarıyı yapıyordu: Bir kriz, başka bir adaletsizliği görünmez kılmamalıdır.

Çağımızın en büyük açmazı, bilgi kıtlığı değil; bilgi çoğalırken muhakemenin aynı ölçüde derinleşmemesidir. Her dakika yeni bir başlığın önümüze düştüğü bir dünyada, zihnimiz önemli ile önemsizi aynı hızla tüketmeye başlıyor. Böyle olunca da hakikat, çoğu zaman yalanla değil, dikkat dağınıklığıyla etkisini kaybediyor.

Bugün başarı da çoğu zaman yanlış tarif ediliyor. Sürekli görünür olmak, her gelişmeye anında tepki vermek ve hiç durmadan konuşmak üretkenlik sanılıyor. Oysa tarih bunun tersini söylüyor.

En isabetli kararlar, en yüksek sesin çıktığı yerde değil; en berrak düşüncenin mümkün olduğu yerde alınır.

Devlet aklını güçlü kılan da budur.

Toplumları ayakta tutan da.

Sükûnet, edilgenlik değildir; muhakemenin çalışma ortamıdır.

Bu yüzden çağımızın en değerli becerilerinden biri daha hızlı konuşabilmek değil, daha sağlıklı düşünebilmektir. Gürültünün arttığı yerde öfke kolay büyür; fakat hikmet aynı hızla büyümez. Tepki vermek kolaylaşır, değerlendirmek zorlaşır.

Uluslararası sistem yeni krizler üretmeye devam edecek. Yeni savaşlar, yeni gerilimler ve yeni manşetler gündemi sürekli değiştirecek. Fakat hakikatin değeri, kaç gün konuşulduğuyla değil; vicdanda bıraktığı iz ile ölçülür.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

Dikkatimizi gerçekten biz mi yönetiyoruz; yoksa yalnızca bize gösterilen yöne mi bakıyoruz?

Bu soruya verilecek cevap, yalnızca bireysel tercihleri değil, toplumların geleceğini de belirleyecek.

Çünkü bir milletin gerçek gücü yalnızca ekonomisiyle, teknolojisiyle veya askerî kapasitesiyle ölçülmez. Asıl güç; gündemini başkalarının belirlemesine izin vermeyen, hafızasını koruyan ve muhakemesini gürültüye teslim etmeyen bir toplumsal iradeye sahip olabilmektir.

Tarih, en yüksek sesle konuşanları değil; gürültünün içinde hakikati duymayı sürdürebilen toplumları hatırlar.