Hiç düşündünüz mü?

Neden hep biz haklıyız?
Neden bizim gibi düşünmeyen gerici, bizim gibi hareket etmeyen ahlaksız, bizim gibi inanmayan sapık, bizim partiye oy vermeyen hain?

Sabah kalkıyoruz. Aynı otobüse biniyoruz. Aynı ekmeği alıyoruz. Aynı faturayı öderken içimiz cız ediyor.
Ama otobüste yan yana otururken birbirimizin yüzüne bakışımız bile düşmanca.

Neden?

Çünkü birileri bize sürekli şunu fısıldıyor: "Sadece sen doğrusun. Senin ırkın üstün. Senin mezhebin hak. Senin ideolojin kurtarıcı. Gerisi teferruat, gerisi düşman."

Biz de bu masalı yutuyoruz. Birbirimize rarsizmle, bölgecilikle, aşiretçilikle, partizancılıkla bakıyoruz. Mahalleler kuruyoruz. Duvarlar örüyoruz.
Kendi ördüğümüz duvarların arkasında kendimizi güvende sanıp, dışarıdakine çamur atıyoruz. İdeolojik fanatizmle gözümüz kör oluyor; bağnazlığın, tahammülsüzlüğün, hoşgörüsüzlüğün batağında debelenip duruyoruz.

Biraz dürüst olalım mı? Aynaya bakmaya cesaretiniz var mı?

Bir an için durun ve kendinize şu soruları sorun:

Doğduğun şehri, ananın babanın konuştuğu dili sen mi seçtin?
Sen seçmediğin bir şeyle nasıl üstün olabiliyorsun?
Senin gibi düşünmeyen adamın da sabah uyandığında endişeleri, çocukları için hayalleri, rızık kaygısı yok mu?
Onun da canı acımıyor mu? Onun da gözünden akan yaşın rengi seninkinden farklı mı?
Sana saygı gösterilmesini isterken, sen yanındakine ne kadar saygı gösteriyorsun?

Bakın dostlar; aynı fabrikadan çıkmış robotlar değiliz. Hepimiz insanız.
Düşüncelerimiz, tutumlarımız, estetik zevklerimiz, giyim kuşamımız, çatışma çözme tarzımız farklı farklı. Fikirlerimiz, geleneklerimiz, yaşımız, cinsiyetimiz, ten rengimiz farklı.
Olması gereken de bu zaten.
Allah isteseydi herkesi tornadan çıkmış gibi tek tip yaratmaz mıydı?
İmtihan dediğin tam da burada başlıyor. Farklılıkları bir zenginlik değil de bir ayrıcalık, bir üstünlük aracı olarak gören kim varsa; net söyleyelim, henüz olgunlaşmamıştır.

Çünkü ölçü bellidir. Üstünlük ne ırktadır, ne partide, ne de cüzdandaki parada.
Üstünlük sadece ve sadece takvadadır (Hucurat, 13). O ölçüyü koyan koymuş.
Şimdi biz kalkıp kendi kafamıza göre üstünlük standartları uydurursak, haddi aşmış olmaz mıyız? Bölünmez miyiz, parçalanmaz mıyız?

Tek bir ırkın, tek bir ideolojinin, tek bir anlayışın hegemonyasına dayalı bir toplum tasarımı barış getirmez. Çatışmayı kızıştırır, gerginliği tırmandırır.

Peki, bu tıkanıklıktan nasıl çıkacağız? Bu ortak yaşama iradesini nasıl ayağa kaldıracağız?

Önce çürük olanı temizleyeceğiz. Adaletsizliği, liyakatsizliği, rüşveti, kayırmacılığı...
Şiddet diline, mafyaya, çetelere sırtını dayayan yapılara geçit vermeyeceğiz. Kamu otoritesi ideolojik ve mezhepsel dayatmaları bir kenara bırakacak. Adaleti ve eşitliği her vatandaş için ama amasız, fakatsız hakim kılacak. Çoklu hukuk sistemleri gibi farklılıkları koruyan, herkesin kendi inancı ve kültürüyle özgürce var olabileceği kapsayıcı mekanizmaları tartışmaktan korkmayacağız.

Medya, sanat, edebiyat camiası... Dilinizi değiştirin artık. İnsanları birbirine kırdıran, ötekileştiren, parmak sallayan o nefret dilini bırakın. Siyasetçiler; halkı korkutan, kutuplaştıran o sert çıkışlardan vazgeçin. Okullarda test çözdüren değil, erdemli insan yetiştiren, empatiyi öğreten bir eğitim düzeni kurmak zorundayız.

Ve en önemlisi; kamu otoritesi kadar bizler de, sivil toplum da çıkarcı yaklaşımları bir kenara bırakacağız.
Hukukun üstünlüğünü kendi çıkarımıza uymasa bile savunacağız. Ahde vefayı, dürüstlüğü ve şeffaflığı ilke edineceğiz (Maide, 1; Nisa, 135).

Dağa çıkmayı, eline silah almayı, şiddeti ve terörü bir hak arama yöntemi gibi gören; yıllardır bu topraklara, çevreye, ekonomiye ve masum insanların geleceğine kıyan çevrelere de iki kelam etmek gerekir:
Silahın gölgesinde hak aranmaz, can alarak adalet tesis edilmez. Onlarca yıldır döktüğünüz kan, yaktığınız ormanlar, yakıp yıktığınız iş yerleri, yok ettiğiniz kamu malları ve yetim bıraktığınız çocuklar bu topluma acıdan başka hiçbir şey getirmedi. İnsanların yaşama hakkını elinden alarak, korku ve baskı düzeni kurarak bir halkın temsilcisi olunacağını sanıyorsanız, en büyük yanılgı içindesiniz demektir. Şiddet, haklı olanın değil; fikri bitenin, kuracak tek bir cümlesi kalmayanların sığınağıdır. Doğaya, ekonomiye, insana ve en önemlisi de geleceğimize verdiğiniz bu tahribat, toplumsal hafızada silinmez birer utanç lekesi olarak kalacaktır. Artık anlayın; elinizdeki silahlarla ne bir toplum ihya edilebilir ne de barış inşa edilebilir. Şiddeti bir yöntem olarak görmekten vazgeçmediğiniz, hukuka, insan hayatına ve sivil yaşama saygı duymadığınız sürece; barış ve adalet kelimelerini ağzınıza almanız sadece derin bir samimiyetsizlikten ibaret kalacaktır.

Bugün durup düşünme günü.
Yıllardır başkalarını suçladın. "O öteki" dedin, "o hain" dedin, "o cahil" dedin.
Şimdi başını iki elinin arasına al ve düşün: "Ya ben ne kadar cahilmişim... Dünya benim etrafımda dönmüyormuş. Benim gibi diğer insanların da yaşama hakkı var. Farklılıklarıyla var olma hakkı var. Onlar da insan. Onların da hayalleri, kültürleri, inançları var. Ben kendime nasıl davranılmasını istiyorsam, onlara öyle davranmadıkça bu topraklara ne huzur gelir ne de güven."
Bunu diyebildiğimiz gün, kurtulacağız. Başka yolu yok.

Vedat Kat
Ağustos 2026 - Bursa