Bu yazıyı aylar önce kaleme almıştım. Son günlerde yaşanan acı hadiseler ve özellikle öğretmenlerimizin ve yavrularımızın hedef alındığı saldırılar sonrası, birkaç küçük güncellemeyle yeniden istifadenize sunuyorum.

Efendimiz şöyle buyuruyor.
"Köle kadınların efendilerini doğurmaları"
Bugün, öğretmenlerimizin ve yavrularımızın hedef alındığı saldırıların ardından bu söz yeniden aklıma geliyor. İçimiz yanıyor. Kelimeler yetmiyor. Ama bu acılar, sadece güvenlik meselesini değil, daha derin bir çözülmeyi de sorgulamaya zorluyor bizi.
Bu ifade çoğu zaman tarihsel bir bağlama sıkıştırılır. Kölelik düzeni hatırlanır. Fiziksel bir tahakküm, bir statü anlaşılır. Oysa Efendimiz’in (sav) açıklamaları yalnızca bir dönemi değil, insanın değişmeyen zaaflarını işaret eder.
Burada mesele kölelikten çok daha derin öyle anlıyorum.
Anlatılan şey, rollerin tersine dönmesi.
Yani otoritenin yer değiştirmesi.
Söz söylemesi gerekenin susması.
Yön vermesi gerekenin yönlendirilmesi.
Bugün efendi kim?
Bugün kim kimin etrafında dönüyor?
Anne babalık, giderek çocuğun merkezde olduğu bir düzene evrildi. Ev onun ritmine göre kuruluyor. Günler, planlar, hatta yetişkinlerin ruh hali bile çocuğun isteklerine göre şekilleniyor. Anne baba farkında olmadan geri çekiliyor. Yönetmek yerine uyum sağlamayı seçiyor. Rehberlik etmek yerine memnun etmeye çalışıyor.
Bir zamanlar anne baba olmak, sınır çizebilmekti. Yol göstermekti. "Buraya kadar" diyebilmekti.
Bugün ise sınır kelimesi sertlik, "hayır" kelimesi sevgisizlik gibi algılanıyor.
Oysa sevgi, her isteği yerine getirmek değil, güvenli bir çerçeve kurabilmektir.
Şımarıklık sevginin fazlalığından değil, sınırın yokluğundan doğar.
Bu şımarıklık artık sadece evlerin içinde kalmıyor. Taşıyor. Görünür oluyor. Hayatın her alanına yayılıyor.
Toplu taşımada karşımıza çıkıyor. Bağıran, başkasının alanını yok sayan çocuklar. Anne baba ya gülümsüyor ya da "çocuk işte" diyerek durumu normalleştiriyor. Kamusal alanın bir sınırı kalmıyor.
Sofrada çıkıyor karşımıza. Beğenilmeyen yemek, itilen tabak, herkesin bir kişinin keyfine göre susması. Sofra, paylaşım alanı olmaktan çıkıp tek bir iradenin sahnesine dönüşüyor.
Eş dost ziyaretlerinde aynı tablo. Kurallar hiçe sayılıyor, uyarı gelmiyor. Anne baba özür diliyor ama sınır koymuyor. Çünkü sınır koymak zor. Ağlamayla yüzleşmek zor. Kısa vadede susmak daha kolay.
Pazarda da aynı manzara. İstediği alınmayınca ortalığı ayağa kaldıran bir çocuk. Anne baba ya çaresizce izliyor ya da "alalım da sussun" diyerek teslim oluyor. O an sadece bir şeyler alınmıyor. Bir sınır daha siliniyor, bir ilke daha devrediliyor.
Toplumsal alan bir kişinin krizine teslim ediliyor.
Bu tabloyu sadece evle sınırlı görmek eksik olur.
Çünkü sınırın zayıfladığı bir yerde, saygı da zayıflar.
Saygının zayıfladığı yerde ise hayatın en temel kurumları hedef hâline gelir.
Bugün öğretmenin hedef haline gelmesi, okulun güvenli bir yer olmaktan çıkması. Bunlar elbette tek bir sebebe indirgenemez. Ama bize şunu da düşündürür.
Sınırın aşındığı, otoritenin geri çekildiği bir zeminde hiçbir alan tamamen güvende kalmaz.
İşte Hz. Peygamber’in (sav) işaret ettiği tersine dönüş tam da burada görünür oluyor.
Doğuran yönetemiyor.
Yetiştiren yönlendiremiyor.
Otorite zorla değil, gönüllü olarak devrediliyor.
Kölelik zincirle değil, sessizlikle kuruluyor.
Ama mesele yalnızca otorite değil. Daha temel bir eksik var. Sorumluluk.
Çocuklara hakları öğrettik.
İstemeyi öğrettik.
Talep etmeyi öğrettik.
Ama sorumluluk vermedik.
Oyuncak var ama toplamak yok.
Davranış var ama sonucu yok.
Özgürlük var ama bedel yok.
Sorumluluk almayan birey büyümez. Büyüse bile olgunlaşmaz. Hayatı kendisine borçlu sanır. İlişkilerde hep almak ister, vermeyi bilmez. Sabır bekler ama sabretmez. Hayal kırıklıklarını yönetemez.
Oysa sorumluluk insanı olgunlaştırır. Ayağını yere bastırır. Başkasını hesaba katmayı öğretir. "Ben" ile "biz" arasındaki dengeyi kurar.
Anne babalık, çocuğun hizmetkârı olmak değildir, onu hayata hazırlamaktır.
Evde kurulamayan sınır, sokakta sertleşir.
Evde öğretilmeyen saygı, toplumda çatışmaya dönüşür.
Sınır koymak sevgisizlik değildir.
Sorumluluk vermek yük değildir.
"Hayır" demek reddetmek değildir.
Asıl ihmal, çocuğu sınırsız bir dünyada sorumsuz bırakmaktır.
Asıl tehlike, onu evde efendi yaparken hayatın içinde savunmasız bırakmaktır.
Belki de bu yüzden bu söz hâlâ rahatsız eder. Çünkü bize geçmişi değil, bugünü anlatır.
Çünkü "neyi doğurduk?"tan çok, "neyi teslim ettik?" sorusunu sordurur.
Belki de en büyük kıyamet, artık sadece evde değil,
okulda, sokakta, pazarda, sofrada.
sessizce kopar.