Küresel sistemin en büyük yanılsamalarından biri, tüketimin tarafsız olduğuna dair oluşturulan algıdır.
Oysa bugün satın alınan her ürün yalnızca ekonomik bir tercih değildir. Aynı zamanda ahlaki, vicdani ve siyasi bir pozisyondur.
Bu yüzden boykot, sadece “almamak” değildir. Boykot, insanın vicdanını gündelik hayatın içine taşıma biçimidir.
Son yıllarda özellikle Filistin meselesi üzerinden oluşan boykot bilinci, toplumun birçok kesiminde ciddi bir farkındalık oluşturdu.
Bu sürecin düşünsel zeminine katkı sunan isimlerden biri olan Erdem Özveren ve arkadaşlarının ortaya koyduğu yaklaşım, boykotun yalnızca anlık bir tepki değil, aynı zamanda bir ahlak ve bilinç meselesi olduğunu yeniden hatırlattı.
Bu meseleye dair Erdem Özveren kardeş ile yaptığım görüşmede, boykot çalışmalarının mevcut durumuna ilişkin bilgilendirdi.
Kendisi sürecin ciddi bir hassasiyetle yürütüldüğünü ifade etti.
Özellikle İslami camialar içerisinde temsilcilerden oluşan bir fıkıh kurulunun oluşturulduğunu, bunun yanında hukukçuların da yer aldığı değerlendirme mekanizmalarının kurulduğunu belirtti.
Bu hassasiyetin önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü boykot gibi haklı bir duruşun, kendi ahlaki zeminini koruyabilmesi gerekir.
Öfkeyle hareket edip gelişigüzel hedef göstermeler yapmak, yeterli araştırma olmadan firmaları suçlamak ya da insanların hukukunu göz ardı etmek, haklı bir hareketin güvenilirliğini zedeler.
Bu nedenle meseleye yalnızca sloganlarla değil, adalet ve hakkaniyet ölçüsüyle yaklaşmak gerekir.
Bu çabanın önemli olduğunu düşünüyorum.
Çünkü boykot, çağımızda halkların elinde kalan en etkili sivil itiraz biçimlerinden biridir.
İnsanlar artık sadece neyi tükettiklerini değil, kimi büyüttüklerini de sorguluyor.
Bir ürün bazen yalnızca bir ürün değildir. Bir marka yalnızca ticari bir yapı değildir.
Tüketim alışkanlıkları üzerinden kurulan küresel düzende her harcama, bir sistemi besler ya da ona mesafe koyar.
Boykot, emperyal güçlere, savaş ekonomilerine ve zulmü finanse eden yapılara karşı ekonomik bir duruş anlamına gelir.
Bu noktada sahada görülen bazı örnekler de meselenin toplumsal karşılığını göstermesi açısından dikkat çekicidir.
Başakşehir’de şahit olduğum bir manzara, bunun en çarpıcı örneklerinden biri oldu.
Bir hanımefendinin neredeyse her hafta düzenli olarak bir markanın önünde yürüttüğü çalışmalara şahit oldum.
Afişleri kendi hazırlıyor, brandaları kendi asıyor, davetleri organize ediyor ve sürecin hazırlığını büyük bir gayretle tek başına omuzluyor.
Dışarıdan bakıldığında küçük bir çaba gibi görünse de aslında büyük bir toplumsal hassasiyetin ısrarlı bir ifadesi bu.
Belki de boykotun en güçlü yanı tam da burada ortaya çıkıyor. Bireyin, tek başına bile bir duruş inşa edebilme iradesi.
Bugün bazı çevrelerde sıkça şu eleştiri dile getiriliyor.
“Onu boykot ediyorsun ama bunu kullanıyorsun.”
Oysa mesele kusursuzluk yarışı değildir.
Mesele, imkânlar ölçüsünde bir duruş ortaya koyabilmektir.
İnsan gücünün yettiği kadarını yapar.
Nefsinin kaldırabildiği kadarından vazgeçer.
Belki her şeyi bir anda değiştiremez ama yönünü değiştirebilir.
Esas problem, insanların eksikleri üzerinden boykot bilincini değersizleştirmeye çalışmaktır.
Herkes gücü nispetinde bir tavır ortaya koymaktadır.
Mesele mükemmel görünmek değil, vicdanı diri tutabilmektir.
Belki de bu sürecin en umut verici tarafı çocuklarda oluşan bilinçtir.
Son zamanlarda marketlerde çok dikkat çekici sahnelere şahit olunuyor.
Çocuğunu okuldan alıp markete giren annelerin yanında, raflardaki ürünleri göstererek.
“Anne bunu almayalım, bu boykot değil mi?” diyen çocuklara rastlamak artık mümkün.
Bu, küçük bir cümle gibi görünse de büyük bir dönüşümün işaretidir.
Çünkü çocuk artık sadece ürünü değil, onun arkasındaki anlamı sorgulamaktadır.
Bazı annelerin çocuklarına,
“Yavrum, o boykot ürünü.” diyerek bu hassasiyeti aktarması, yeni bir tüketim ahlakının oluştuğunu gösteriyor.
Boykot böylece sadece ekonomik bir tavır değil, aynı zamanda bir karakter eğitimine dönüşüyor.
Bir çocuğun küçük yaşta vicdan bilinciyle büyümesi, bir toplumun geleceği adına en büyük kazanımlardan biridir.
Mesele yalnızca bir ürünü almamak değildir.
Mesele, neyi neden almadığını bilmektir.
Bugün insanlar market raflarında yalnızca ürün seçmiyor.
Aynı zamanda tarafını da belirliyor.
Bir ürünün kasadan geçmemesi, bir vicdanın ayakta kalması anlamına geliyor.