Ağustos ayının son haftası İnsan Değer Hareketi'nin yıllık buluşması için bir aradaydık... Bu yılın sempozyum konusu: Küresel Kriz ve İslami Duruş idi... Oldukça anlamlı ve verimli bir programdan müstefid olduk...

İnsan Değer Hareketi için berceste ayet olan İsra-70'in gölgesinde, hayat iksiri olan bu ayet-i kerime ile hayat denizinden kopan fırtınalardan ve krizlerden kurtuluşun kodlarını yakalamaya çalıştık...

"Andolsun biz insanoğlunu değerli (şerefli) kıldık..."

Tekrardan hatırladık ki, biz tüm değerimizi Allah'a borçluyuz... Allah'ın davasından yüz çevirdiğimiz takdirde tüm değerimizi yitirmiş, her türlü krizin ve kaosun mahkûmu oluveririz...

İnsanı insan kılan duruşu ve değeridir...

Duruşun ve değerin mutlak mihenki ise takvadır...

Bu durum sadece kişiler için değil kurum, kuruluş, toplum, devlet, medeniyet, iktidar, aile, aşiret, cemaat, tarikat, örgüt herkes için geçerlidir...

Değerler skalasının tartışmasız öncülü takvadır...

Bir hareketi kitlelere mal etmek için propaganda, pazarlama, tanıtım yetmiyor... Rahman sevmedikçe ve sevdirmedikçe yol alamazsınız, ma'şeri vicdan da hüsnü kabul göremezsiniz. Özgül ağırlığınızı yitirir, toplumsal saygınlığınızı kaybedersiniz...

Bu durumda yapmamız gereken nedir?

"İman edip salih ameller işleyenler için Rahman, gönüllerde bir sevgi meydana getirecektir." (Meryem-96)

İşte habib, halil, rabbani olmanın sırrı...

Belki bugün ilk yapmamız gereken görevlerden biri yorgun kalplerimizi yeniden diriltecek sevgi tomurcuklarını yeşertmektir... Kalplerimizi pekiştirmektir... Üstümüze sinen pasifliklerin kalp menşeli olduğunu düşünüyorum...

Ruhumuzda bir gevşeklik, kalplerimizde bir isteksizlik, irademizde bir zayıflık, niyetlerimizde bir değişiklik, nefislerimizde bir uyuşukluk, eylemlerimizde bir ruhsuzluk, saflarımızda bir uyumsuzluk belirtisi varsa öncelikle kendimizi sorgulamalı ve Allah ile ilişkilerimizin seyrine bakmamız gerekir...

Birlikte umudu beslemek, yarım kalan rüyalarımızı gerçekleştirmek, hikayemizi tamamlamak durumundayız...

Biz bugün yüce İslam davasının sadece müntesibi değil, temsil etme makamındayız...

Biz uzun bir öykünün, hâlâ yazılmaya devam eden güncel bir paragrafıyız...

Kendimizden, doğrularımızdan şüphe edecek halimiz yok...

Ancak üstümüze sinen parazitlerden, anlamsız sorulardan, bize ait olmayan gereksiz gündemlerden, yersiz tartışmalardan arınmamız icap ediyor...

Biz bırakmışlardan, bıkmışlardan, bocalayanlardan, boşlukta bunalanlardan, buharlaşanlardan olamayız...

Zihinsel berraklığımızı, ilkesel netliğimizi, eylemsel niteliğimizi, tertemiz tanıklığımızı sürdürmek zorundayız...

Görüyorsunuz; her şeye üzülen ama hiçbir şeyle ilgilenmeyen insanlarımız çoğalıyor...

Sanki bir şeyler eksik?

İlkelerimizde, çalışma esaslarımızda sorun yok...

Neden olmamız gereken seviyede değiliz?

Size yanlış yapıyorsunuz demiyorum... Eksik yapıyoruz...

Gevşek kalıyoruz... Yavaş hareket ediyoruz, tam yapmıyoruz...

Yükümüzün ağır, sorumluluğumuzun büyük olduğunu bildiğimiz halde ağırdan alıyoruz...

Tefsir sohbetlerinin tesiri düştü...

Hareket disiplini zaafa uğradı...

Sözün gücü azaldı...

Kasvetin boğucu kuşatmasında, haşyet iklimine uzak düştük...

Biliyorum kalplerim takvimi farklıdır... Sakın kalbimizi ve bizi bekleyen kalpleri ihmal etmeyelim...

Dünya nimetleri ile büyümeyi değil, gönüllerde yer etmeyi, yüreklerde büyümeyi hedefleyelim... En büyük arzumuz kalb-i selim ile yüce Yaratıcı'ya gitmek olsun...

İslami hareket belirli zamanlarda yapılan bir faaliyet değil, hayatın doğal akışıdır... Varoluşsal gayemizdir...

Sorunumuzu iki cümle ile özetlemek mümkün;

1- İman zayıflığı...

2- Gayret eksikliği...

Bu durumda yapmamız gereken;

1- Gayreti elden bırakmamak, tüm varlığımızla davaya odaklanmak...

2- Gaybi yardımları hak etmeye çalışmak...

3- Gayretullah'a dokunacak günahlardan uzak durmak. Allah'ı gücendirmemek...

4- Gayesiz yaşamlardan ve uğraşlardan kendimizi korumak...

Gayret bizden, muvaffakiyet Allah'tandır...