Geçenlerde çok sevdiğim bir arkadaşımla spor yaparken uzun uzun konuştuk. Konu siber suçlara, bilgisayar korsanlarına ve giderek büyüyen suç ağlarına geldi. Ben insanları kırmızı, beyaz, yeşil ve siyah şapkalarla tarif etmeye çalışırken arkadaşım itiraz etti.
“Latif,” dedi, “insanları böyle renklerle ayırma. İnsan ya iyidir ya kötüdür.”

O cümle zihnimde kaldı.

Çünkü asıl mesele, suçluları kaç renge ayırdığımız değil. Asıl mesele, suçun hayatımıza kaç farklı yoldan girebildiği.

Bugün insan evinde otururken de bir suç düzeninin temas alanına girebiliyor. Elindeki telefonla, satın aldığı cihazla, katıldığı bir mesaj grubuyla, yaptığı bir telefon görüşmesiyle veya birkaç kuruş daha ucuza izlediği bir yayınla…

Üstelik çoğu zaman bunun farkına bile varmıyor.

Türkiye’de güvenlik birimlerinin son dönemde gerçekleştirdiği operasyonlara baktığımızda tablo daha net görünüyor. Yasa dışı bahis, oltalama, mobil bankacılık hesaplarına yetkisiz erişim, sosyal medya üzerinden dolandırıcılık, hesap kiralama ve yasa dışı bahis reklamları aynı soruşturmaların içinde karşımıza çıkıyor.

Bu tablo bize şunu söylüyor:

Suç artık sadece suçlunun bulunduğu yerde aranmamalı. Suçun vatandaşın hayatına temas ettiği noktalar da görülmeli.

Mesela cep telefonu.

Piyasada daha ucuza telefon bulmak isteyen bir vatandaş düşünün. Cihazın geçmişini, üzerinde yapılan işlemleri, IMEI numarasının durumunu veya yazılımına müdahale edilip edilmediğini bütün ayrıntılarıyla bilemeyebilir.

“Ben evimde oturuyorum. Suçum ne?”

İşte asıl soru bu.

Vatandaşın bilmeden riskli bir cihaz satın almasıyla suç işlemesi aynı şey değildir. Fakat bu durum, piyasadaki denetimin daha güçlü olması gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Burada Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na önemli bir görev düşüyor. Vatandaşın satın aldığı bir cihazın geçmişi konusunda daha açık, anlaşılır ve güvenilir bir doğrulama imkanına sahip olması gerekir. Fiziksel veya yazılımsal müdahale görmüş cihazların piyasada dolaşmasını önleyecek denetim de güçlendirilmelidir.

Çünkü vatandaşın güvenliğini yalnızca suç meydana geldikten sonra korumaya çalışmak yeterli değildir.

Vatandaş olaydan sonra yetişmeye çalışıyor. Suçlu olaydan önce hazırlanıyor.

Bu cümle, meselenin tamamını anlatıyor.

Bir başka alan da yasa dışı yayınlar.

Bir futbol karşılaşmasını, filmi veya diziyi birkaç kuruş daha ucuza izlemek cazip gelebilir. Fakat o ucuzluğun arkasında nasıl bir yapı bulunduğunu sorgulamadığımızda, farkında olmadan yasa dışı bir ekosistemin trafiğine katkı sunabiliriz.

Burada vatandaşın her yasa dışı yayını izlediğinde doğrudan bir suç örgütünün finansörü olduğunu söylemek doğru değildir. Hukuki sorumluluk ile toplumsal sorumluluğu birbirine karıştırmamak gerekir.

Fakat şu soruyu da sormamız gerekir:

Devletin mücadele ettiği bir suç düzeninin para veya trafik sağlayan kanallarından birinin parçası olabileceğimizi öğrendiğimizde hâlâ “Bana ne?” diyebilir miyiz?

Üstelik suç dünyasının kullandığı yöntemler hızla gelişiyor.

Avrupa Birliği Polis Teşkilatı Europol’ün 2026 değerlendirmelerinde üretken yapay zekânın sosyal mühendislik ve çevrim içi dolandırıcılık faaliyetlerinde kullanıldığı, suçluların daha ikna edici içerikler hazırlamak ve operasyonlarını hızlandırmak için yeni teknolojilerden yararlandığı belirtiliyor.

Bu, yarın herkesin bir bilgisayar korsanına dönüşeceği anlamına gelmiyor.

Daha önemli bir şeyi gösteriyor:

Suçlu, insanın güvenini kazanmak için kullandığı araçları sürekli yeniliyor.

Sesimizi taklit eden bir arama…

Tanıdığımız bir kişinin hesabından gelmiş gibi görünen bir mesaj…

Bankadan geliyormuş izlenimi veren bir telefon…

Bir mesaj grubuna gönderilen yasa dışı bahis reklamı…

Bir bağlantıya tıklamamız için hazırlanmış inandırıcı bir hikâye…

İnsanların kandırılması için artık sadece kaba yöntemlere ihtiyaç duyulmuyor.

Bu nedenle güvenlik meselesini sadece bilgisayarların veya telefonların meselesi olarak görmemeliyiz. Mesele insanın iradesine ve mahremiyetine dokunuyor.

Şehrin duvarları bile bu mücadelenin dışında değil.

Yasa dışı bahis reklamlarının duvarlara, direklere ve farklı kamusal alanlara yazılması sıradan bir görüntü haline gelmemeli. Belediyeler bu tür içerikleri temizlemekle yetinmemeli; tekrarını önleyecek yöntemleri de geliştirmeli. Vatandaş da gördüğü her yasa dışı reklamı “şehir zaten böyle” diyerek kabullenmemeli.

Çünkü kamusal alanın nasıl göründüğü, toplumun neyi normalleştirdiğiyle ilgilidir.

Bir başka mesele ise elimizdeki eski cihazlar.

Evlerimizde kullanılmayan telefonlar, dizüstü bilgisayarlar, tabletler, modemler, şarj cihazları, adaptörler, kahve makineleri ve daha birçok elektronik ürün bir köşede bekliyor.

Türkiye’de atık elektrikli ve elektronik eşyaların toplanması ve geri kazanılması için zaten bir sistem var. Belediyelerin toplama merkezleri, yetkili kuruluşlar ve belirli şartlarda satıcılar bu sistemin içinde yer alıyor.

Fakat mesele burada bitmiyor.

Vatandaşın eski cihazını nereye bırakacağını bilmesi kadar, cihazdaki kişisel bilgilerinin ne olacağını bilmesi de gerekiyor.

Bu nedenle Sıfır Atık anlayışını elektronik cihazların güvenli yaşam döngüsünü de kapsayacak şekilde daha görünür hale getirebiliriz.

Mahalleye yakın, kolay ulaşılabilir toplama noktaları…

Telefonunu veya bilgisayarını teslim eden vatandaşa güvenli veri silme konusunda açık bilgi…

Yeniden kullanılabilecek cihazların güvenli biçimde ekonomiye kazandırılması…

Kullanılamayacak durumdaki cihazların lisanslı tesislerde geri dönüştürülmesi…

Vatandaşın “Bu telefonu teslim ettim ama içindeki bilgiler ne oldu?” sorusunu sormasına gerek bırakmayacak şeffaf bir sistem…

Bu yaklaşım, Sıfır Atık hedefini yalnızca atığın kendisine değil, cihazın içindeki insan hayatına da bağlar.

Çünkü eski bir telefon sadece plastik, cam ve metal değildir.

İçinde yılların fotoğrafları vardır.

Telefon numaraları vardır.

Mesajlar vardır.

Banka uygulamaları vardır.

Çocukların fotoğrafları vardır.

İş yazışmaları vardır.

İnsanın hayatından parçalar vardır.

Güvenlik dediğimiz şey de tam burada başlıyor.

Geçmişte bisikletimi kaybettiğim bir günü hatırlıyorum. Cami çeşmesinin yanında bisikleti bırakmıştım. Anahtarı evde unutmuştum. Kilitlemeyince bisiklet ortadan kayboldu.

Şikâyet için gittim. Bir karakoldan diğerine yönlendirildim. Sonra bir baktım, olayın peşinden yaklaşık 10 kilometre yol gitmişim. Yorgundum.

O gün şunu düşündüm:

Ben olay olduktan sonra yetişmeye çalışıyordum.

Hırsız ise olaydan önce hazırlanmıştı.

Bugün mesele sadece bir bisiklet değil.

Bir telefonun geçmişi…

Bir hesabın güvenliği…

Bir mesajın kaynağı…

Bir sesin kime ait olduğu…

Bir yayının arkasındaki yapı…

Bir eski cihazın içindeki kişisel bilgiler…

Hepsi aynı soruya çıkıyor:

Güvenli sandığımız hayat gerçekten ne kadar güvenli?

Vatandaşın her tehlikeyi önceden bilmesi mümkün değil.

Ama devletin denetimi güçlendirmesi, belediyelerin kamusal alanı koruması, şirketlerin güvenlik sorumluluğunu ciddiye alması ve vatandaşın da “Bana ne?” demek yerine kendi payına düşen dikkati göstermesi mümkün.

Çünkü suçlu olaydan önce hazırlanıyorsa, güvenlik de olaydan önce başlamalı.

Ben o gün bisikletimin kilidini takmayı unutmuştum.

Bugün hepimizin başka kilitleri var.

Mesele, hangi kilidi ne zaman takmamız gerektiğini fark etmek.