Alkışların sustuğu o sağır edici boşlukta atılan adımlar, insanın kendi hakikatiyle kurduğu en derin köprüdür. Peki, yürüdüğümüz yolda kusursuzluğu beklerken, aslında yürümeyi unutuyor olabilir miyiz?
Gece yarısı, rüzgarın eski ahşap pencereleri usulca dövdüğü o tenha saatler... Loş bir odada, bir hattatın kamış kalemi kağıda ilk dokunduğunda bıraktığı o titrek ve kusurlu iz. Hiçbir gözün görmediği, hiçbir dudağın takdir etmediği o yalnız an. İlk denemenin verdiği o kekremsi eksiklik hissi, zihinde kurulan mükemmel hayalin kağıda dökülürken yaşadığı o sarsıcı kırılma... Aslında asırlarca yaşayacak bir şaheserin ilk kalp atışı tam da bu mahcubiyetin içinde gizlidir.
Sessizlik, iradenin en ağır imtihandır.
Bugün herkes, kalabalıkların uğultusu içinde var olmaya ve onaylanmaya çalışıyor. Anlık zaferlerin peşinde nefes nefese koşarken; kimse o görünmez, sessiz ve uzun yokuşları tek başına tırmanmak istemiyor. Oysa kalıcı olan hiçbir eser, bir gecenin sabahında aniden filizlenmez. Sabır, toprağın altında tohumun karanlıkla verdiği o dilsiz ve vakur mücadeledir. Başarının asıl sırrı; kimsenin izlemediği, takdirin uğramadığı o çorak topraklarda bile tohum ekmeye devam edebilme iradesidir.
Zihinlerimiz, kusursuzluğun o soğuk hapishanesine kilitlenmiş durumda. Her şeyin en iyisi, en pürüzsüzü olmadan yola çıkmamayı büyük bir erdem sanıyoruz. Zihnimizdeki o ulu fikirlerin, eyleme döküldüğünde yaşayacağı o ilk sarsıntıdan delicesine korkuyoruz.
Oysa hatasızlık beklentisi, eylemin en büyük katilidir. Düşmekten, yara almaktan ve o ilk acemiliğin mahcubiyetini yaşamaktan kaçınanlar, oldukları yere kök salmaya mahkumdur. Mükemmellik, yola çıkmadan önce giyilen çelikten bir zırh değil; yolda yürürken, düşüp kalkarken dökülen terin ta kendisidir. Kendi eksikliğiyle yüzleşme cesaretini gösteremeyen hiç kimse, o uzun yolun sonundaki bilgeliğe erişemez.
İnsanın ve idarenin en zayıf olduğu an, gücünün ve kibrinin zirvesinde olduğunu hissettiği o kısacık eşiktir. Kurumsal hafızayı, ağırbaşlı denetimi ve istişareyi devreden çıkararak, "Bu işi tek başıma, en hızlı şekilde hallederim" yanılgısıyla atılan o aceleci adım, koca bir emaneti tek bir saniyede uçuruma sürükleyebilir. Karar vermeden önce yutkunulmayan o tek saniyelik es, kuralların süzgecinden geçirilmeyen o anlık özgüven, çoğu zaman telafisi imkansız yıkımların kapısını aralar.
Bir diğer büyük yanılgı ise insanı bir yığın olarak görmektir. Hakiki tesir, milyonlarca başı aynı anda saymakta değil; tek bir kalbe, tek bir insanın dertli göğsüne samimiyetle dokunabilmektedir. Kelimeleriniz, niyetiniz veya emeğiniz sadece bir kişinin bile içindeki o karanlık odaya ışık sızdırabiliyorsa, menzile varılmış demektir.
Rakamlar unutulur. İnsan ise hissettiğini asır defterine kazar.
Peki, bu gürültülü beklentiler tufanında kendi sessiz ve kalıcı yolumuzu nasıl çizeceğiz?
İhtiyacımız olan şey, ihtişamlı başlangıçlar veya sihirli dokunuşlar değildir. Kendi acemiliğimizle yüzleşme cesaretini kuşanıp, hiçbir gözün bizi izlemediği o tenha anlarda bile işimizi aynı namusla, aynı vakarla yapmaya devam etmektir. Karşımızdakini bir istatistik değil, bir "insan" olarak gördüğümüzde, o dilsiz sabır eninde sonunda hakikatin sarsılmaz gövdesine dönüşecektir.
Gökyüzüne en mağrur bakan asırlık gövdeler, ihtişamını rüzgara değil; toprağın altında kendi acemiliği ve yalnızlığıyla yüzleşen o dilsiz köklere borçludur.