Tefekkür Yazıları Dizisi
Bu sabah bebek mezarlarının bulunduğu bölümünü ziyaret ettim.
Yan yana sıralanmış onlarca küçücük mezar vardı. Mezar taşlarının üzerindeki isimleri ve tarihleri okumaya başladım. Bazılarında doğum ve ölüm tarihlerinin aynı olduğunu gördüm.
Birkaç saatlik ömürler.
Daha dünyayı tanımadan, annesinin yüzüne doyamadan, babasının kucağında büyüyemeden bu hayattan ayrılan bebekler.
Deniz, Maşallah, Sıraç, Miraç, Yunus Emre
Mercan, Elif, Zeynep Yaren, Tuba Betül.
Her bir isim, yarım kalmış bir hikâyeyi düşündürüyordu. Belki bazıları, yıllarca evlat hasretiyle bekleyen bir annenin ve babanın duasıydı. Belki nice bekleyişin, nice umudun ardından dünyaya gelmişti. Bir evin neşesi, bir ailenin en büyük sevinci olacaktı. Küçücük kıyafetler alınmış, bir beşik hazırlanmış, hayaller kurulmuştu.
Sonra kavuşmanın sevinci, ayrılığın acısına dönüşmüştü.
O küçücük mezarların önünde dururken Kur’an-ı Kerim’den bir ayet geldi aklıma.
“Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” der. “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. Sayabilenlere sor.” (Mü’minun)
Bir gün veya günün bir kısmı kadar.
Ayetin anlamı, gözümün önündeki manzarayla birleşmişti. Dünyada yalnızca birkaç saat kalmış hayatlar vardı. Ömrün kısalığı, artık zihnimde dolaşan bir düşünce değil, önümde duran bir hakikatti.
Bir bebeğin ömrü birkaç saat sürmüştü. Bir başkasınınki belki birkaç gün. İnsan, kendisine verilen zamanın ne kadar olacağını bilmiyordu.
Bebek mezarlarının bulunduğu bölümden ayrılıp biraz ilerlediğimde, bu kez yetmiş, seksen, hatta doksan yıl yaşamış insanların mezarlarını gördüm.
Bir tarafta birkaç saatlik hayatlar, hemen yanı başında onlarca yıl yaşamış insanlar.
Çocukluk, gençlik, evlilik, evlatlar, torunlar. Emekler, mücadeleler, sevinçler, kırgınlıklar, kazanılanlar ve kaybedilenler.
Bir insanın ömrüne sığan bütün bunlar, sonunda bir mezar taşına yazılmış birkaç satırın gerisinde kalıyordu. Bir zamanlar sokaklarda yürüyen, bir sofranın etrafında sevdikleriyle oturan, gelecek için hayaller kuran insanlar şimdi toprağın altındaydı.
O mezarların arasında yürürken bu kez başka bir ayet zihnimde canlandı.
“Nihayet onlardan birine ölüm geldiği zaman, ‘Rabbim! Beni geri döndür! Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş yapayım’ der.” (Müminun)
Bu defa düşündüğüm, insanın ömrü sona erdiğinde duyabileceği pişmanlıktı.
İnsan yetmiş, seksen, doksan yıl yaşamış; nice günler geçirmiş, nice işin peşinden koşmuş, birçok hayalini gerçekleştirmiş olabilir. Fakat ölüm geldiğinde, yapabilecekken yapmadığı iyilikleri, ertelediği sorumlulukları hatırlaması ne acı.
Ayetin anlattığı, dünyaya yeniden dönme arzusundan çok, kalan bir fırsatta iyi işler yapabilme isteğiydi.
Bir fırsat daha.
Yapılmamış iyilikleri yapmak, yarım kalmış kulluk görevlerini yerine getirmek, insanlara karşı sorumluluklarını tamamlamak.
Ölümden sonra istenen dönüş, yalnızca hayata yeniden başlamak için değil, iyi işler yapabilmek içindi.
Bunlar için halâ zamanımız var. Halâ bir gönle dokunabilir, yanlışlarımızdan dönebiliriz.
Kur’an, bu pişmanlığı başka bir ayette daha hatırlatıyor.
“Rabbim! Ne olur bana azıcık daha süre tanısan da sadaka versem ve iyi kişilerden olsam!” (Münâfikun)
İnsan, son anında biraz daha zaman isteyecekse, o zamanı ne için kullanmak istiyor?
Sadaka vermek, iyilik yapmak, salih kullardan olmak.
Demek ki insanın geriye dönüp baktığında en çok ihtiyaç duyacağı şeylerden biri, daha fazla imkân değil, elindeki imkânı hayra dönüştürmüş olmaktır.
Bu ayetleri peş peşe düşündüğümde, bebek mezarlarıyla yetişkinlerin mezarları arasındaki mesafe zihnimde başka bir anlam kazandı.
Bebek mezarları, bir hayatın ne kadar kısa sürebileceğini, yetişkinlerin mezarları ise onlarca yıla yayılan bir ömrün de sona ereceğini gösteriyordu.
Bir tarafta yaşanamamış yıllar, diğer tarafta yaşanıp geride bırakılmış yıllar.
Bu iki hayatı birbiriyle eşitlemek mümkün değil. Birkaç saat yaşamış bir bebeğin ömrüyle onlarca yıl yaşamış bir insanın hayatı elbette aynı değildi. Acıları, yaşanmışlıkları ve geride bıraktıkları farklıydı.
Ama iki manzara da insana aynı soruyu sorduruyordu. Bize verilen ömrü nasıl yaşıyoruz?
Bir bebeğin kısa ömrü, hayatın bir emanet olduğunu düşündürüyordu. Uzun bir hayatın ardından kalan mezar taşları ise hiçbir ömrün sonsuza kadar sürmediğini hatırlatıyordu.
İnsan zamanın kıymetini çoğu zaman onu geri alamayacağını anladığında kavrıyordu. Oysa ölümden sonra istenen ek süre, bugün yaşadığımız günlerdi. Henüz nefes alıyorken sahip olduğumuz fırsattı.
İyi bir insan olmak için yarını beklememek. Kimseye zarar vermemek, bir haksızlığa ortak olmamak, kulluk görevlerimizi yerine getirmek, iyilik yapabilecekken bunu ertelememek.
Mezarlıktan ayrılırken geride kalan hayatlar üzerine düşünmeye devam ettim. Yaşamak, yalnızca nefes alıp vermek değildi. Bir ömrü tamamlamakla onu hakkıyla değerlendirmek de aynı şey değildi.
Asıl mesele, kaç yıl yaşadığımızdan önce, bize verilen yılların içinde nasıl bir insan olduğumuzdu.
Bir gün yaşayanlar mı çok kısa yaşadı, yoksa biz mi bir ömür yaşayacağımızı sandık?