İnsan, kâinatın küçültülmüş bir fihristi; kâinat ise insanın büyütülmüş bir hâlidir. İslam düşünce geleneğinde ve kelam ilminde sıklıkla vurgulanan bu hakikat, modern bilimin kabul ettiği; parçanın bütünün özelliğini taşımasıyla da örtüşüyor. Bu muazzam bütünlüğün en belirgin ve gizemli köprüsü ise şüphesiz "ruh ve beden" ilişkisidir.

Risale-i Nur müellifi, ruhu tanımlarken onu alelade bir enerji formu olarak değil, "irade-i İlahiye cilvesi olan evamir-i tekviniye ve o emirden vücud-u haricî giydirilmiş bir kanun-u emrî" olarak nitelendirir. Yani yerçekimi nasıl kâinatta maddi bir varlığı olmadığı halde eşyayı birbirine bağlıyorsa, ruh da beden mülkünde hükmeden, ilahi iradeden gelen nurani bir kanundur.

İşte bu nurani kanunun en hayret verici vasfı, "bölünmeden çoğalabilmesi" ve "aynı anda birden fazla yerde tasarruf edebilmesidir." İnsan bedeninde parmağa batan bir kıymığın acısıyla, ayağa çarpan bir taşın sızısı ruhun aynasında aynı salisede yankı bulur. Ruh, parmağın tedavisiyle meşgul olurken ayağı ihmal etmez; gözün görme faaliyetiyle ilgilenirken kalbin ritmini şaşırmaz. Çünkü ruh, zaman ve mekân boyutunun üstünde, nurani bir mahiyete sahiptir.

"Vâcibü'l-Vücud'un irade-i külliyesine ve kudret-i mutlakasına hadsiz fiiller, hadsiz sadâlar, hadsiz dualar, hadsiz işler, hiçbir cihette ona ağır gelmez, birbirine mani olmaz."

Küçük bir alem olan insanda ruh vasıtasıyla tecelli eden bu harika idare tarzı, büyük bir insan olan kâinatta Cenab-ı Hakk’ın Ehadiyet ve Samediyet sırrını anlamamız için muazzam bir basamaktır. Bugün astrofiziğin büyüleyici verileriyle incelediğimiz devasa kara delikler, kuasarlar ve galaksiler İlahî sanatın tahtında dönerken; aynı kudret, Brezilya ormanlarındaki bir karıncanın rızkını ulaştırmakta, kutuplardaki bir insanın epifiz bezini çalıştırmakta ve mikroskobik bir atomun yörüngesindeki elektronları döndürmektedir.

İnsani akıl, sınırlı ve "bölünebilir" olduğu için aynı anda ancak tek bir odak noktasına yönelebilir. Biz bir işi yaparken ikinci bir işi aynı verimlilikle yürütemeyiz. Fakat kâinatın Sânî-i Zülcelal’i için uzak-yakın, büyük-küçük, az-çok birdir. Bir galaksiyi yaratmakla bir hücreyi halk etmek arasında kudret noktasında hiçbir fark yoktur. O’nu bir iş, diğer bir işten alıkoymaz; kâinatın azameti O’nu meşgul edip şaşırtmaz.

Bu ilmi realite, tefekkür boyutundan ahlak ve kulluk boyutuna evrildiğinde insanı sarsıcı bir uyanışa davet eder: İhsa ve İhata. Kâinatı her an gözeten, samanyollarını parmak uçlarındaki hücreler gibi evirip çeviren bir Zat, kulunun yalnızlık perdeleri arkasında işlediği bir hatadan, kalbinden geçen ince bir sızıdan veya gizli bir tövbeden habersiz olabilir mi? Asla. Kâinattaki bu kesintisiz murakabe (gözetleme), insana "ihsan" makamını, yani Allah'ı görüyormuş gibi yaşama disiplinini aşılar.

Ancak bu azametli kuşatıcılık sadece bir korku unsuru değil, ebedi bir müjdedir. Bu mülkün Sahibi, kendisini zerrelerden galaksilere kadar tanıyan ve bu tanışıklığa hayranlıkla mukabele eden kulunu, kâinat genişliğinde bir cennetle mükafatlandıracaktır.

Bugün dünyada bir astronomun, bir NASA bilim insanının uzayın derinliklerinden gelen bir sinyali, bir nebulanın (gaz bulutu) fotoğrafını gördüğünde yaşadığı o çocuksu coşku ve hayranlık, cennet hayatındaki entelektüel ve ruhani lezzetlerin küçük bir numunesidir. Cennet, sadece cismani arzuların tatmin yeri değil; kâinatın Ustası’nın, o muazzam sanatın kozmik kodlarını, "Yaratılışın Yazılımını" kullarına birer birer açacağı ve her an hayranlığın katlanarak artacağı ebedi bir bilim, irfan ve temaşa meclisi olacaktır.

Neticede; parmağımızın ucundaki sızıyı anında duyan ruhumuz, bize kâinatın kalbindeki ilahi saati ve o saatin hiçbir çarkını ihmal etmeyen Yüce Sanatkâr’ı fısıldamaktadır. Ne mutlu işitene.