İnsanın kalbi; günahlar, kötülükler, hainlikler, kibir ve fesatlık gibi adeta manevî yılanlar ve çıyanlarla dolu ise, o kalpten insanın dünyasına hangi güzellik yansıyabilir ki?

Çünkü insan, kalbinden buharlaşarak ruh dünyasını saran o manevî iklimle yaşantısında, konuşmalarında ve tavırlarında şekil bulur. Dolayısıyla en başta o zehirli duygulardan korunmak, onların o nezih kalbe girmesine engel olmak gerekir.

Öncelikle kuvvetli bir iman ile o kalbi genişletip nurlandırmak; ardından da güzel ahlâk ile Allah'ı razı edecek kıymetli hasletlerle doldurmak lazımdır. Kalbi; gıybetten, hainlikten ve çirkinlikten uzak, temiz ve nezih vesilelerle imar etmeliyiz ki, yeryüzündeki suların ve denizlerin buharlaşarak Allah'ın izniyle bulutları oluşturması gibi, kalbimizden yükselen o manevî buharlardan da nur, iman, iyilik ve güzellik bulutları meydana gelsin. Böylece hem kendi iç dünyamıza rahmet yağmurları yağsın hem de etrafımızdaki insanlar o bereketten istifade etsin.

Bütün ömrünü kalbine kötülükler doldurarak geçiren bir insan, kendisi çölleştiği gibi etrafındakileri de çölde bırakmış demektir. Buna mukabil Allah dostları; manevî kirlerden temizlenmiş, iman nuruyla aydınlanmış kalplerinde var olan güzel duyguları, hoşgörüyü, güveni, hakkı ve adaleti muhafaza etmişlerdir. O naif hasletlerin kalpten vicdana ve akla doğru bir buhar gibi yükselmesiyle, etraflarındaki insanlara Allah'ın izniyle rahmet ve hakikat yağmurları ulaştırmış, onları ıslah etmiş ve elbette en başta kendilerini kurtuluşa erdirmişlerdir.

Kalbi manevî haşeratla dolu olan bir kimsenin ne diline, ne şuuruna ne de davranışlarına güzel bir şey sirayet eder; ondan hayırlı bir tesir de meydana gelmez. İnsan en basit dünyevî ziynetini bile bir kasada özenle muhafaza ederken, kalbini çirkin duygulardan nasıl muhafaza etmez? Başta imanı olmak üzere o güzel hasletlerini Allah'ın yardımıyla o kalpte mühürleyip nasıl saklamaz?

Evet, tam da bu noktada sözü Bediüzzaman'a bırakalım:

"Kalb ile vicdan, nur-u iman sayesinde hakaik-i İlahiyenin tecellisine mazhar olmakla menba-ı kemalât, hayattar ve ziyadar oldukları halde, küfrün ihtiyar edilmesiyle zulmetli, ıssız, haşerat-ı muzırra yuvasına inkılab ettikleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki; o korkunç yuvadaki akreplerden veya yılanlardan içtinab edilmesine işaret edilmiştir."

Kalp, insanın manevî çantası ve adeta en kıymetli kasasıdır. Hepimiz çok uzun ve dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkmış durumdayız; üstelik bu yolculuk her an hitama erebilir. O manevî çantamızda, kasamızda öyle güzel şeyler biriktirmeliyiz ki, kabirle başlayan ebedî istirahatgâhımıza doğru uzanan o çetin yolculukta bizi mahcup etmesin; elimizden tutsun, Sırat Köprüsü'nde ayağımızı kaydırmasın ve hesap gününde yüzümüzü kara çıkarmasın.

Rabbimizin rızasına nail olmanın, hesabını kolayca vermenin huzuruyla ebedî saadet yolculuğumuz başlamış olsun.

Kalbin Sınır Tanımayan Frekansı

Kalp; iman ve güzel hasletlerle dolu olduğunda, bütün kemâlâtın ve insanî inkişafın mümbit bir menbaı hâline gelir. Böyle köklü, sarsılmaz ve feyizli bir kaynağa sahip olan bir insandan ne insanlığa ne de çevresine zarar gelir. Bilakis, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun insanlar onun ihlâsından, güzel ahlâkından ve samimiyetinden bir şekilde istifade eder.

Çünkü Allah'ın kâinata koyduğu hikmetli nizamda hiçbir iyilik karşılıksız kalmaz. Samimiyetle yapılan her güzel amel, görünmeyen manevî halkalar hâlinde tesirini yayar. Melaikeler de bu hayırlı akışa şahitlik eder, rahmet ve bereketin tecellilerine nezaret ederler.

İşte bu sırla Arjantin'de yaşayan imanlı bir insanın ihlâsla yaptığı güzel bir davranış; Erzurum'da, Asya'nın bir köşesinde yahut Avrupa'da yaşayan başka bir insanın gönlüne ümit olabilir. Kalpten yükselen o kutlu frekans, Allah'ın izniyle mesafeleri aşar; ruhlara dokunur, vicdanları uyandırır ve güzelliklere vesile olur.