Önce birkaç kelam…

Aldatan insan bile aldatılmayı sevmez, istemez. Daha önce kaleme aldığım bir yazımda da ifade etmiştim: Bir insan kendisi yalancı veya sahtekâr olsa bile, kızının yahut oğlunun öyle biriyle evlenmesini asla istemez. İşinde hile yapan bir patron dahi yanında yalancı ve güvenilmez bir eleman çalıştırmayı kabul etmez. Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Demek ki insan fıtratında makbul olan; doğruluk, dürüstlük ve güvenilirliktir. Yalan ve riya ise vicdanın hiçbir zaman tasvip etmediği hastalıklardır.

Ne yazık ki kullanılan yöntem hep aynıdır. Dün FETÖ, "hizmet" ve "himmet" gibi milletimizin gönlünde yer etmiş mübarek kavramların içini boşalttı; bugün de Ahbap Derneği sebebiyle "ahbap" kelimesi eski sıcaklığını ve masumiyetini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bırakıldı. Oysa ahbap; dost demektir, vefa demektir, zor günde omuz vermek demektir. Böylesine güzel bir kelimenin tartışmaların gölgesinde kalması milletimiz adına üzücüdür.

Eğer Haluk Levent ve Ahbap Derneği bu millete gerçekten samimi birer ahbap olsaydı, asrın felaketi olan deprem günlerinde toplumun en çok ihtiyaç duyduğu şey olan birlik ve güven duygusunu zedeleyecek tartışmaların merkezinde yer almazdı. Devletin kurumlarıyla, milletin hayırseverleriyle ve gönüllü kuruluşlarla aynı hedef doğrultusunda hareket etmek yerine, kamuoyunda Kızılay'ın yeterliliği üzerine yoğun tartışmaların oluşmasına sebebiyet veren söylemler, toplumda ciddi bir ayrışmaya yol açtı.

O günlerde sosyal medya üzerinden çok sayıda kişi, yardım yapılacak adres olarak özellikle Ahbap Derneği'ni öne çıkardı. Bunun neticesinde Kızılay gibi asırlık ve köklü bir yardım kuruluşuna duyulan güven ciddi şekilde tartışma konusu hâline geldi. Hâlbuki böylesine büyük felaketlerde ihtiyaç duyulan şey, kurumları birbirine rakip göstermek değil; yardımlaşma ruhunu güçlendirmekti.

Elbette her kurum, her dernek ve her vakıf eleştirilebilir. Şeffaflık da hesap verilebilirlik de vazgeçilmezdir. Ancak milletin en zor günlerinde güven duygusunu sarsacak söylemlerin toplum üzerinde ağır sonuçlar doğurduğu da unutulmamalıdır.

Bu millet, zor gününde gerçekten yanında duranlarla, o günleri farklı hesaplar için fırsata çevirmeye çalışanları birbirinden ayıracak ferasete sahiptir. Samimi dost ile maskeli dostluğu birbirine karıştırmayacak kadar güçlü bir vicdana da sahiptir.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bu hakikati yıllar önce veciz bir şekilde ifade etmiştir:

"Çünki İslâmiyetin esası, sıdktır. İmanın hâssası, sıdktır. Bütün kemalâta îsal edici, sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı, sıdktır. Terakkiyatın mihveri sıdktır. Âlem-i İslâm'ın nizamı, sıdktır. Nev'-i beşeri kâ'be-i kemalâta îsal eden, sıdktır. Ashab-ı Kiram'ı bütün insanlara tefevvuk ettiren sıdktır. Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm'ı meratib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran, sıdktır."

(İşaratü'l-İ'caz, s. 82)

Bu ifadeler bize gösteriyor ki sıdk; sadece doğru konuşmak değildir. Sıdk; söz ile özün, niyet ile amelin, iddia ile hakikatin birbirini tasdik etmesidir. İmanın alameti de budur, yüksek ahlâkın özü de budur.

Yalan, riya ve güveni istismar etmek ise sıdkın tam zıddıdır. Toplumların huzurunu bozan, kardeşliği zedeleyen ve kurumlara olan güveni aşındıran en büyük tehlikelerden biri de budur. Çünkü güven bir defa kırıldığında, onu yeniden inşa etmek yıllar alır.

Son Söz

Netice itibarıyla; adını, unvanını veya kullandığı kavramı ne kadar güzel seçerse seçsin, doğruluktan ve dürüstlükten uzaklaşan hiçbir yapı bu milletin gönlünde kalıcı bir yer edinemeyecektir. Kavramların itibarını istismar ederek güven kazanılamaz; samimiyet görüntüsüyle hakiki dostluk tesis edilemez.

Bizim medeniyetimizin harcı sıdktır. İmanımızın mayası sıdktır. Milletimizi asırlardır ayakta tutan en büyük kuvvet de sıdktır.

Yalana prim vermeyenler, doğruluktan ayrılmayanlar ve milletine sadakatle hizmet edenler sonunda mutlaka kazanacaktır. Maskeler ise er ya da geç düşecek; geriye yalnızca hakikat ve vicdanların hükmü kalacaktır.