1-183

“Safiye git bak bakalım, İsmet Paşa’nın bir isteği var mı?”

***

“Falih Rıfkı’nın karısı, Paşa’ya dönerek, ‘Ben seni sevdim seveli kaynayıp coştum’ şarkısını okumaya başladı”

“Bursa Çelik Palas’ın açılış gecesindeki sofrada, Falih Rıfkı Atay’ın karısı solunda, Ruşen Eşref Ünaydın’ın eşi de sağında oturuyordu Ata’nın.

“Atay’ın eşi Mihruba Hanım müziğe aşina bir aileden geliyordu. Sesi de fena sayılmazdı… Gece bir hayli ilerlemiş, şişeler, kadehler boşalmıştı. Mihruba Hanım, Paşa’ya dönerek; ‘Ben seni sevdim seveli kaynayıp coştum’ diye başlayan şarkıyı okumaya başladı. Atatürk onu kırmadan, tatlı bir ses tonu ve güler yüzle Mihruba Hanım’a; ‘Lütfen bu şarkıyı kocanıza söyleyin’ dedi. […] (Güngör / Ayla 2006: 24)

Evini “Paşa’sı” döşetmiş

“Günlerden bir gün Bayar, beni evimde ziyaret etmek istediğini söyledi. Ben de memnun olacağımı belirttim. Gevrekyan Apartmanında, Atatürk’ün dayayıp döşediği evimde, önemli konuklarımı yüzakıyla ağırlayabiliyordum artık. Atam, kendisi ziyaret amacıyla yatak odasından oturma odasına kadar her yanı döşetmiş, ama tam bu sırada hastalanıp yatağa düştüğü için evimi onurlandırması kısmet olmamıştı! İlh… (Güngör / Ayla 2006: 62)

“Safiye, git bak bakalım, İsmet Paşa’nın bir isteği var mı?”

“Bir gün [Eylûl 1937] yine saz arkadaşlarımla birlikte Florya Köşkü’ne çağrılmıştım. Atatürk o gün geç saatlere kadar süren yorucu toplantılarından birinden çıkmış ve biraz dinlenmek için beni çağırtmıştı. Köşke geldiğim zaman sofra kurulmuş, Ata’nın sağ yanına da İnönü yerleşmişti. Gece geç saatlere kadar sofrada oturmak, İnönü’nün alışkanlıklarından değildi; bu yüzden biraz şaşırmıştım doğrusu. Şaşırdığım kadar da sevinmiştim ama… Atatürk beni de sol yanına oturttu. İsmet Paşa ile karşı karşıya idik.

“Atatürk, benim içkiyle aramın iyi olmadığını bilir; bu konuda hiç ısrarcı olmazdı. Nedense o gece benden içki içmemi istedi. Ata isteyince karşı çıkılmazdı; kendi adıma olanaksızdı karşı çıkmak. Bu nedenle bir kadeh doldurdum ve içki içmesini bilmediğim için tümünü bir dikişte içtim! Kısa zamanda sarhoş oldum. […]

“…İnönü erken yatan bir insandı. O sofradan ayrılır ayrılmaz Atatürk bana döndü, ‘Safiye git bak bakalım, Paşa’nın bir isteği var mı?’ diyerek, ardı sıra gönderdi.

“İnönü’nün odasına girdiğimde beni büyük bir incelik ve istek içinde karşıladı.

“Bana pijamalarını verdi. ‘yanımda kal, kara kız’ dedi. ‘Yorgun görünüyorsun’.

“Sabah uyandığımda Paşa’yı giyinik olarak gördüm. Erkenden kalkmış hazırlanmıştı. Ben telaşlandım: ‘Özür dilerim Paşam!’ dedim. ‘Uyuyakalmışım!’

“Hemen giyinmeye başladım. Gitmem gerekiyordu.

“Paşa beni telaştan kurtarmak için, ‘Aldırma kara kız’ dedi. ‘Ben her zaman erken kalkarım. Ne yapalım, istikbali düşünmek gerek.’ […]

“O geceden birkaç gün sonraydı. İnönü’nün Özel Kalem Müdürü telefonla beni aradı. Ziyaretime geleceğini söyledi. ‘Buyurun’, dedim.

2-115

“İsmet Paşa’nın odasında kaldığım geceden sonra Atatürk beni bir daha sofrasına çağırmadı… Ata, o günlerde, İstanbul Radyosu sanatçılarından Melek Tokgöz adlı bir Hanımla çok yakından ilgileniyordu…”

***

“Özel Kalem Müdürü, İnönü’den bana bir armağan getirdi. Bu, çok değerli bir yüzüktü! Bir de bilgi iletmişti Paşa: Eğer gönderilen yüzüğü beğenmezsem, alınan kuyumcudan başka bir yüzükle değiştirebilecektim. Ne kadar ince ve anlayışlı bir davranıştı!

“Bu olay beni çok duygulandırdı; çok da sevindirdi. Bir kez, o güne dek aldığım en anlamlı, en değerli armağandı. Duygulanmamın nedeni buydu. Ve o yüzüğü her takışımda içimi bir mutluluk kaplamıştır…

“İnönü, örnek bir aile babasıydı; ciddi ve tutarlıydı. Politikayı tüm varlığıyla benimsemişti. Kafası da, duyguları da politikaya ayarlıydı. İnanıyorum ki, yaşamı boyunca, odasına kabul ettiği ve armağan verdiği tek sanatçı bendim!

“İsmet Paşa’nın odasında kaldığım geceden sonra Atatürk beni bir daha sofrasına çağırmadı. Sanırım onun bu tutumunun birçok nedeni vardı. Ata, bana kırılmış, ya da gücenmiş, hatta kızmış olabilir miydi? Kim bilir, belki de… Bunları söylerken bildiğim bir şey yok elbet; yalnızca benim yorumum. Ancak şunu iyi biliyorum ki; Ata, o günlerde, İstanbul Radyosu sanatçılarından Melek Tokgöz adlı [d. 1917 – ö. ?] bir Hanımla çok yakından ilgileniyordu. […]

“İnönü ile geçen Florya Köşkü gecesinin birkaç gün sonrasında, Paşa, başbakanlık görevinden ayrıldı. İnönü’nün ayrılması üzerine, Cumhurbaşkanı Atatürk bu göreve Celal Bayar’ı uygun gördü. (Güngör / Ayla 2006: 105-109)” (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 6-9.4.2019/196-199)

Mustafa Kemâl’in “eğlenceler”inin bir şâhidi: Org. Fahrettin Altay

Orgeneral Fahrettin Altay (İşkodra, 12.1.1880 – İstanbul, 25.10.1974, Devlet Mez.), Mustafa Kemâl’in hep el üstünde tuttuğu bir kumandandı. Bu yakınlık sebebiyledir ki Mustafa Kemâl’in 16 Kasım’dan 21 Kasım’a kadar altı gün süren ve büyük mebl̃ağlar sarfedilerek tertîb edilen Cenâze Merâsiminin Kumandanlığı ona tevdî edilmişti. “Türklerin gözünü boyamak” emrine uygun olarak, İslâm Tedk̆îk̆leri Enstitüsü Müdürü Şerefettin Yaltkaya’ya, Dolmabahçe Sarayı’nın Muâyede Salonu’nda, 19 Kasım 1938, sâat 7.50'de, yânî resmî Programın başlayacağı sâat olan 8.30'dan evvel, protokol dışı, Öztürkce uydurma bir “cenâze namazı” kıldırtan da odur…

Altay, Kemalist kültür jenosidinin başlıca fâillerindendir: 1925'te, “Büyük Şef”inin himâyesi altında Konya'da bir diktatör edâsıyle hüküm sürerken, ecdâd yâdig̃ârı (tabiî, onun değil, bizim ecdâdımızın yâdig̃ârı) eserleri, hattâ ecdâd mezar ve naaşlarını vicdânsızca tahrîb etmişti. (Altay’ın Konya’daki târihî eser katliâmını, İbrahim Hakkı Konyalı’dan naklen, “Kemalizmin havârîlerinden Fahrettin Altay'ın barbarlığı” başlığı altında şu çalışmamızda tafsîl ettik: Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 10-16.3.2019/170-176.) Her şeyden evvel husûsen Konya’daki barbarlığı sebebiyle dâimâ nefretle hatırlanmayı hakkediyor…

Onu Milletimizin nefretine müstahak kılan bir başka faâliyeti, Kemalist “Dîn İnk̆ilâbı” propagandacılığıdır… İslâmın ancak amansız bir hasmı olarak zikredilebilecek Org. Fahrettin Altay, büyük bir ikiyüzlülükle, 1959'da, g̃ûyâ genclere Dînlerini öğretmiye kalkışan bir risâle neşretmişti: İslâm Dini (Aydın Gençler İçin) (Ölçülü Ye., M. Sıralar Matb., İstanbul, 40 s.). Bu risâlesinde, “Büyük Şef”inin projesine sâhib çıkıyor, ibâdetin “Öztürkce” ve sıralarda oturarak yapılmasını müdâfaa ediyordu… Müslümanlığı yüzlerinde ancak bir maske olarak taşıyan bu insanlar, bir asırdır, bu sûretle, câmilerimizi havralara, kiliselere benzetme dâvâsı güdüyor ve el’ân dahi, projelerini gerçekleştirmek için fırsat kolluyorlar… (Tafsîl̃ât için Yeni Söz, 2-4.3.2019/163-165’e mürâcaat)

Altay, bu Fasılda, bizi, “Büyük Şef”inin “eğlence hayâtı”ndan uzun uzun ve keyifle bahsettiği Hâtırât’ı bakımından al̃âkadâr ediyor.

Fahrettin Altay acabâ İzmirliler Cemâatinden mi?

10 Yıl Savaş ve Sonrası ismini verdiği Hâtırât’ının başına, kendi kaleminden tercümeihâlini koymuş. Bunda çok dikkat çeken bir taraf, âilesini ve kendisini “dîni bütün Müslüman” gösterme gayreti… Nitekim bu “Dîn İnk̆ilâbcısı”, “Ebedî Şef”inin de “mükemmel bir Müslüman olduğunu” iddiâ ediyordu… Biraz aşağıda, onların “Müslümanlığının” ne menem şey olduğunu göreceğiz. Evvelâ tercümeihâline dikkat edelim: Acabâ İzmirliler Cemâatinden mi?

“Rahmetli Babam Piyade Albayı İzmirli İsmail Bey olduğundan, resmi kaydım İzmirli’dir. Dedem Hacı Ahmet Efendi, o’nun babası Urlalıoğlu Ömer ağa olduğuna göre de ecdadımızın İzmir’in Urla ilçesinden geldiği anlaşılıyor.

“İzmir’de orta tahsilini bitiren babam, Bursa Askeri Lisesi’nde ve istanbul’da Harbiye’de okuduktan sonra 1869 yılında piyade teğmeni olmuştur. Bir müddet İstanbul’da kalmış, Harbiye Nazırı’nın yaverliğini yapmıştır. Yüzbaşılığı sırasında İşkodra’ya gönderilmiş ve Manastır’ da Emekli Yarbay İbrahim Bey’in kızı Hayriye Hanım’la evlenmiştir. İşkodra bölgesinde Malisörlerle, Karadağlılarla yaptığı savaşlarda şöhret kazanmış, yarbaylığa kadar yükselmiştir.

“1880 yılı Ocak ayının 12. günü ben dünyaya gelmişim. Sonra da kardeşim merhum Ali Fikri doğmuştur. Beni 6 yaşıma geldiğim vakit okula başlatmışlar. Annem çok sofu olduğu için Kur’an ayetlerini ezberlemek, oruç tutmak ve namaz kılmak gibi dini vecibelerim de okulla birlikte başlatılmış. Bir müddet sonra Babamı Mardin’e alay kumandanı olarak tayin etmişler, ben de şehrin üst tarafındaki bir camide ilkokul tahsilimi bitirmiştim. Babamın tayini ile bu defa Diyarbakır’a gelmiş, orta tahsilime de orada başlamıştım. Albay olan Babam Erzincan 4. Ordu Merkezi’ne alınınca da Erzincan Askeri Rüştiyesi’nde orta tahsilimi tamamlamış, Erzurum Askeri Lisesi’ne gitmiştim.