»Siz o kimselersiniz ki onları seversiniz; hâl̃buki onlar sizi sevmezler. Siz Kitâbın tamâmına îmân edersiniz; onlarsa sizinle karşılaştıkları zamân ‘îmân ettik’ der, kendileriyle baş başa kaldıkları vak̆it de gayzla parmaklarını ısırırlar. De ki: ‘- Gayzınızla geberin!’ Muhakkak ki Allâh sînelerde olanı bilir!

»Şâyed size bir iyilik dokunursa, onları tasaya düşürür; bir fenâlık gelirse, onunla sevinirler. Eğer sabreder ve takvâ ile davranırsanız, onların hîleleri size hiçbir sûretle zarâr veremez. Muhakkak ki Allâh, onların yaptıklarını kuşatmıştır.» (Âl-i İmrân -3-: 118-120)

Kur’ân-ı Kerîm’de doğrudan Münâfıklarla al̃âkalı onlarca Âyet ve Medîne’de nâzil olmuş on bir Âyetli bir “Münâfikûn Sûresi” -63- mevcûddur… Bu Sûrenin 4. Âyet-i Celîlesinde:

֍ «Onlar düşmandır! Onlardan sakın!» buyurulur… (Bolu, 25.7.2021; Kemalizmin “Târih Tezi” ve “Güneş-Dil Teorisi” Hurâfeleri, “İstitrâdî Bahisler”, Yeni Söz, 14.2.2022/4)

Âl-i İmrân Sûresi’nin yukarıda zikrettiğimiz 120. Âyet-i Celîlesi de, Münâfıklardan sakınmak için elimizde bir pusula gibidir: Aklımızı iyi kullanır, sabırla araştırırsak onları ve hîlelerini teşhîs edebilir ve bununla berâber, kendimiz dâimâ uyanık olur, doğruluktan, ahlâkî değerlerimizden sapmaz, takvâ ile hareket edersek, onların tuzaklarından, fenâlıklarından kendimizi ve Milletimizi koruyabiliriz…

Her hâl-ü-k̃ârda, Münâfıklarla, Münâfıkça usûl̃lerle mücâdele edilemez! Münâfıklığın panzehri, ihl̃âstır, doğruluktur, takvâdır, hak̆îkatperverlikdir!

Bir de, Münâfıklık, bizi sâdece dış dünyâmızdan değil, içimizden de tehdîd ediyor. Kendimizdeki Münâfıklık al̃âmetlerini farketmemiz daha müşkildir; l̃âkin imk̃ânsız değildir. Şeytan, bizi saptırmak için, mütemâdiyen bize Münâfıkça düşünceler, hisler telk̆în eder; bir Müslüman ferâsetiyle kalbimizi dinlersek, şeytanın sesini tefrîk̆ edebilir ve derhâl̃ onların yerine hayırlı düşünce ve hisler ikâme ederek o sesi têsîrsiz bırakabiliriz. Ayrıca, sık sık Rabb’imizi zikretmek, eserleri üzerinde tefekkür ederek yaratılışımızın hikmetini, Yaradan’ımızın yüceliğini ve biz kullarına karşı sonsuz rahmetini idrâk̃ etmek, ölümü ve Âhireti hatırlamak, zihnimizi her fırsatta bu gibi asîl düşüncelerle meşgûl̃ etmek, günün bir kısmında kendimizle baş başa kalarak kendi içimizde derinleşmek, gönlümüzü O’nun sevgisiyle doldurmak, şeytana meydanı boş bırakmamak demekdir…

Rahmân, Rahîm Rabb’imiz ne güzel nasîhat ediyor, derdimizin devâsını da bildiriyor:

֍ «Bunlar, Îmân Edenlerdir! Kal̃bleri Zikrullâh ile mutmâin olur! Biliniz ki kal̃bler ancak Zikrullâh’la mutmâin olur! (Ellezîne âmenû vetatme-innü kul̃ûbühüm bizikrillâhi elâ bizikrillâhi tatme-innülkul̃ûb.)» (Râd Sûresi -13-: 43) [“Mutmâin olmak, kal̃ben tatmîn olmak”: Sükûnete kavuşmak, huzûr bulmak, yatışmak, emîn olmak… “Zikrullâh”: Yüce Hâlik̆’i, eserleriyle tefekkür etmek, O’nu haşyet ve sevgiyle anarak kalbinden O’na bir yol açmak, O’nu gönlünde hissetmek… Derûniyât…]

Sabataî seciyesini anlamak için dikkate şâyân bir misâl̃: Enis Tahsin Til’in, arkadaşı Yalman hakkındaki makâlesi

17 Temmuz 1957 târihi, Ahmet Emin Yalman’ın (Selânik, Sarı Hatîb Mah., 14.5.1888 – İstanbul, 19.12.1972, Feriköy Mez.) gazetecilik hayâtının 50. seneidevriyesi imiş. O gün, Vatan’daki meslekdaşları kendisine boyu kadar bir kurşun kalem hediye ettiler. Kalemin üzerinde: “Vatan ailesi Ahmet Emin Yalman’ın 50 ci gazetecilik yılını kutlar 17.7.957” yazıyordu. (Milliyet, 20.12.1972, s. 1’de, ölüm haberiyle berâber, kendisinin bu kalemle çekilmiş bir resmi bulunuyor.) Onun ellinci gazetecilik senesi, 17 Temmuz 1957 târihli gazetesinin birinci sayfasında manşet haberdi: Çerçeve içinde ve kendisinin şapkayle selâm verirken çekilmiş büyük bir resminin refâkatinde, “Ahmed Emin Yalman gazetecilik hayatının 50. yılını bugün doldurdu…” Bu çerçevenin hemen altında da Yalman’ın aynı mevzûdaki başmakâlesi… Aynı nüshanın dördüncü sayfası ise, bütünüyle bu habere tahsîs edilmişti: “Ahmet Emin Yalman’ın Gazetecilikte Elli Yılının Panoraması”… Bu sayfada, hayâtının muhtelif ânları resimlerle canlandırılmış, ayrıca, çocukluk arkadaşı Enis Tahsin Til’in (Selânik, Sarı Hatîb Mah., 1889 - İstanbul, 10.4.1964, Zincirlikuyu Mez.) “Dostum Ahmed Emin Yalman” başlıklı makâlesine yer verilmişti.

Enis Tahsin Til’in makâlesi, onun çocukluk ve gazetecilik hayâtı hakkında câlib-i dikkat mâl̃ûmât vermesiyle berâber, bilhâssa inanmadıkları dînî inancları nasıl rahatça kullandıklarına dâir de ibretâmîz bir misâldir: Til’in iddiâsına nazaran, Yalman, başına gelen birçok felâketi, “mübarek amcasının hayır duası” sâyesinde atlatmış! Yukarıda, bizzât Yalman’ın da, aynı inanc istismârıyle, Ocak 1959’da Dördüncü’nün Tan Matbaası’nın yanmasını (ki o yangında 38 kişi can vermişti!) Sertel’ler ile Dördüncü’nün kendisine haksızlık yapmalarına karşılık bir ilâhî cezâ olarak yorumladığını görmüştük: “Haklarımın üzerine oturmaktan hiç hayır görmediler…”

Sabataîleri, Memleketin hâkim kuvveti hâline getiren başlıca âmiller: Teşkîlâtlı tesânüd ve asrî tahsîle verdikleri ehemmiyet

Til’in makâlesi, Sabataî Cemâatinin Memlekette büyük ağırlık kazanmasının başlıca birkaç sebebinden birinin, onların, asrî, yânî Avrupaî seviyede tahsîle verdikleri ehemmiyet olduğunu göstermesi bakımından dahi dikkate şâyândır. Kendi Hâtırât’ına ve başka birkaç kaynağa nazaran, Yalman’ın tahsîl hayâtının şöyle bir seyir tâkîb ettiği görülüyor:

İlk tahsîlini, Sabataî Cemâatine münhasır Feyziye Mektebi’nin ilk kısmı olan Feyz-i Sübyân’da yapıyor:

“O zaman [Selânik’de] Hükûmet konağı ile Kapalı Çarşı arasındaki Sabri Paşa caddesinde bulunan, sonradan Feyziye adını alan ve şimdi ‘Işık Lisesi’ adile İstanbul’da varlığı devam eden okulda üç yıl kaldım.” (Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim, 1970: I/17)

Feyz-i Sübyân’dan sonra Selânik Askerî Rüşdiyesi’ne devâm ediyor. (Aynen Mustafa Kemâl gibi…)

Dört senelik tahsîli müteâk̆iben bu mektebden mêzûn olunca, evvelâ Selânik Alman Mektebi’nde iki sene okuyor, arkasından, 1903’te, âilesiyle berâber, İstanbul’a, “Deniz Yollarına bakan İdare-i Mahsusa’da dolgunca maaşlı bir vazifeye geçen” (Yalman 1970: I/35) babasının yanına gidiyor ve Beyoğlu Alman Mektebi’ne naklen kaydolarak Temmuz 1907’de buradan da mêzûn oluyor. (Yalman 1970: I/24-27, 33, 37, 51)

Bu mektebler, ona, Almanca, Fransızca ve İngilizce lisânlarını kazandırıyor ve Frenk kültürüyle haşir neşir olmasını sağlıyor…

Tahsîlini, Devlet bursuyle, Columbia Üniversitesi’nde tamâmlıyacaktır (1911 – 1914)…

İşte, onlar, Yalman örneğindeki gibi, bu sûretle Avrupaî seviyede tahsîl yaparken, bununla berâber aralarındaki teşkîlâtlı tesânüde de halel getirmezken, Türkler, Müslümanlar, kâhir ekseriyetleri îtibâriyle, cehâlet içinde ve bölük pörçük yaşamıya devâm ediyorlardı. Netîce: Umûmî nüfûsa nisbetle bir avuc sayılabilecek bir Cemâat, Memlekete hâkim oldu, kendi dünyâ görüşünü Resmî İdeol̃oji hâline getirdi!

(Taha Toros Arşivi, Vatan, 17.7.1957, s. 4)

“Kemalist Türkiye”yi yoğuranlar, Sabataî Cemâatinin Yalman emsâli pek çok güzîde şahsıyetidir. Muazzam nüfûzlarının asıl sırrı ise teşkîlâtlı tesânüd ve gizli hüviyettir… Yüksek seviyeli Avrupaî tahsîle verdikleri ehemmiyet dahi, onları öne geçiren pek mühim bir âmildir… Türk Milleti, bir buçuk asırdır, Ali Fethi Okyar’ın iftihârla tebârüz ettirdiği bu “Selânik Zekâsı”na mağlûbdur…

***

Türkiye matbûât târihinde mühim bir mevk̆ii bulunan Enis Tahsin Til’in makâlesi ibretle okunuyor:

“ ‘Vatan’ başmuharriri Ahmet Emin Yalman bugün gazetecilik hayatının ellinci yıldönümünü kutluyor. Bundan dolayı sevinç içindedir. Uğradığı ukubetlere rağmen, gazetecilik gibi güç bir meslekte yarım asır sebat etmek kolay bir iş değildir; sevinmek hakkıdır.

“Ahmet Emin Yalman benim en eski arkadaşımdır. Küçük birer çocukken evlerimiz yanyana idi. [Sabataî Cemâatinin bir kolu olan Yâkubî Cemâatinin Sarı Hatîb Mahallesi’nde…] Yürümeği, haşarılığı bu evlerin bahçelerinde öğrendik, mektebe bu evlerden gittik. İlk tahsili bitirince o, Alman mektebine devam etmeğe başladı, ben mektebimizde [Feyziye Mektebi’nde] kaldım. Tahsil hayatımız bu suretle ayrıldı. Evlerimiz, semtlerimiz de ayrıldığından eskisi gibi sık sık görüşemedik. Fakat aramızdaki dostluk kuvvetini kaybetmedi.

“Seneler çabuk geçti. Ahmet Emin, 1907 de Alman lisesindeki Alman talebe arasında almancadan birincilikle mektebi bitirdi. Sık sık saraya giden Alman sefareti baştercümanı, bir gün sarayda bu muvaffakıyetten büyük takdirle bahsedince Ahmet Emin iradei seniye ile ve elli kuruş maaşla Babıâli tercüme kalemine hülefa tayin edildi!.. Bu vazife hiçbir bakımdan kendisini tatmin etmediğinden aynı zamanda ‘Sabah’ gazetesinde de mütercim oldu. İki işine de aşkla, şevkle devam ediyordu. Halit Ziya Uşaklıgilin Meşrutiyetin ilânından sonra çıkan ‘Nesli Cedit’ adlı romanının başlıca kahramanlarından biri ‘Vatan’ın bugünkü başmuharriridir.

“Ahmet Emin, Meşrutiyetin ilânından sonra ‘Sabah’da çok kalmadı. Abdullah Zühtü Bey tarafından kurulan ‘Yeni Gazete’de evvelâ yazı işleri müdürü, sonra 20 yaşında iken, başmuharrir oldu. Fakat bu vazife için tahsilini yeter görmedi. Hükûmet yüksek tahsil yapmak üzere Amerikaya beş talebe gönderilmesine karar verince açılan müsabaka imtihanına girdi, müsabakayı kazanarak Amerikaya gitti; orada dört sene kaldı. Columbia Üniversitesindeki gazetecilik mektebini bitirince, Birinci Dünya Harbinin arifesinde, memlekete döndü. [Bozuk yazılmış bu cümleyi düzelterek kaydettik.] Bir taraftan Ziya Gökalp Beyin muavini sıfatiyle Üniversitede çalışırken diğer taraftan tekrar gazeteciliğe başladı. ‘Tanîn’in harp muhabiri ve yazı işleri müdürü, ‘Sabah, Vakit, eski Vatan’da başmuharrir oldu. 1940 danberi de bugünkü ‘Vatan’ın başmuharriridir.