Cemâl Paşa’nın Pâris temâsları ve sonrasında Almanya’yle gizlice ittifâk
Askerî Ataşe Binbaşı Ali Fuad Erden, Ağustos başında, Fransa’da tahsîlde bulunan 25 zâbit ve askerî doktor ile berâber yola çıkmadan evvel, Temmuz 1914’te, Îtilâf Devletlerine ittifâk teklîf etmek üzere Pâris’de temâslarda bulunan Bahriye Nâzırı Cemâl Paşa’ya refâkat ediyor. Cemâl̃ Paşa, Îtilâf Devletleriyle ittifâk yapmak üzere Pâris’de yaptığı temâslardan netîce alamayınca, 1 Ağustos 1914’te ve gizlice Almanya ve Avusturya ile ittifâk muâhedesi imzâlanıyor ve artık Cemâl̃ Paşa da buna tarafdâr oluyor:
“O sırada Bahriye Nazırı Cemal Paşanın Fransa seyahati vukubulmuştu. Genç Türklerin Bahriye Nazırı Fransa’da olağanüstü karşılandı ve büyük bir itibar ve riayet gördü. Ataşemiliter sıfatiyle bazı ziyaretlerde Cemal Paşa’ya refakat etmiştim. Bir gün bir uçak fabrikasından dönerken Cemal Paşa, Bosna fâciası hakkında: ‘Göreceksiniz neler olacak?’ demişti.
“Sonraları Cemal Paşa’nın bana Suriye’de anlattığına göre o zamanlar [Temmuz 1914’teki Pâris ziyâreti esnâsında] henüz Almanya ile ittifak antlaşması yapılmamış. Gerçi Almanlar bazi vait ve tekliflerde bulunmuşlar; fakat Genç Türk rüesası henüz mütereddit imişler. Cemal Paşa Fransa Hariciye Nazırına: ‘Fransa, Rusların emel ve ihtiraslarına karşı, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını sağlamağı taahhüt ederse Türkiye’nin Fransa’ya yaklaşacağını’ söylemiş. Nazır cevaben: ‘Müttefik Rusya’nın bilgi ve muvafakati dışında Fransa’nın böyle bir taahhütte bulunamıyacağını’ bildirmiş. Cemal Paşa İstanbul’a dönünce Almanya ile müzakerelerin hayli ilerlemiş olduğunu görmüş; Fransa seyahati, dolayısiyle, Almanları daha ziyade yaklaşmıya sevketmiş ve kendisi de arkadaşlarına katılmış. Cemal Paşa bu antlaşmayı yalnız bir iki kişinin bilmesi sayesindedir ki bizim fiilî olarak harbe girdiğimiz zamana kadar şayi olmadığını; bir yabancı diplomatın bundan bahsederken kendisine antlaşmayı: ‘Bâbıâli’de saklanan ilk sır’ diye vasıflandırmış olduğunu da söylemişti.
“Hakikatte antlaşma 19 temmuz 1330 (1 Ağustos 1914) akşamı geç vakit Sadrâzam Sait Halim Paşanın konağında imzalanmıştı.” (Erden 1949: 7-8)
İnönü’nün Hâtırât’ında bu husûsta bir hayli tafsîlât vardır. Ondan şu kadarını nakledelim:
“Osmanlı-Alman İttifakı için yapılan görüşmeler Osmanlı Hükûmetince son derece gizli tutulmuş ve imza gününe kadar bu görüşmelerden yalnız Sadrazam ve Hariciye Nazırı Sait Halim’in haberi olmuştur. [Metnin aslında, metnin gelişi îcâbı, gelecek zamân kullanılmıştır.] (s. 122) […]
“Harbiye Nazırının [Saîd Halîm Paşa’nın] Wangenheim’la [Almanya’nın İstanbul Sefîri Hans von Wangenheim (1859 – 1915)] yaptığı görüşmeden anlaşıldığına göre, İttihat ve Terakki Partisinde ve Hükûmette Almanya tarafına eğilimli bir çoğunluk vardı. Onların arasında veya başında Sadrazam Sait Halim Paşa, Talât ve Halil Beyler ve Enver Paşa bulunmakta idi. Ancak bu fikre karşı olanlar da vardı. (s. 123) […]
“…Daha önceden hazırlanmış olan ittifak metni, 2 Ağustos [1914]’te, [gizlice] Sait Halim Paşanın Yeniköy’deki yalısında imzalandı. (s. 127) […]
“Harp, Almanya tarafından 1 Ağustos saat 17.00’ye doğru ilan edilmişti. Türkiye-Almanya Antlaşması ise, 2 Ağustos sabahı öğleden önce yani harp ilanından aşağı yukarı 16-17 saat sonra imza edilmiştir. (s. 129) […]
“Sonuç olarak, Osmanlı Devleti ile Almanya arasındaki ittifak antlaşması, Alman-Rus savaşı başladıktan sonra imzalanmıştı. (s. 130) […]
“Birinci Cihan Harbine Meclis kararı olmaksızın girmişizdir. Devlet başkanının [Pâdişâhın] haberi yoktur. […]
“…Sultan Reşat, Almanya ile yapılan İttifak antlaşmasını imza etmiş; fakat, sonradan öğrendiğimize göre, İtilaf devletlerinin bize harp ilan etmelerini hazırlayan hadiseleri, hükûmet başkanı [Sultan Reşâd] bir emrivaki olarak kabul etmek mecburiyetinde kalmıştır. (s. 87) […]
“2 Ağustos 1914’te Almanya ile ittifak imza, seferberlik ve tarafsızlık ilan edildiği gün, Mebusan Meclisi de süresiz kapatıldı. Aynı gün Moratoryum ilan edildi. (s. 131)” (İsmet İnönü, Hatıralar; Birinci Dünya Harbi, 1999)
Şu yukarıdaki îzâhattan da anlaşılmış olmalıdır ki, Türkiye, iki Alman harb gemisinin (Goeben / Yavuz ve Breslau / Midilli kruvazörlerinin), Hük̃ûmetten izinsiz ve habersiz olarak Rusya’nın Karadeniz sâhillerini bombardıman etmesiyle ve bu “emrivâk̆î” yüzünden, Har̃b’e girmiş değildir; İttihâdcı Komitacıların Hük̃ûmeti, Türkiye’yi, “Almanya’nın (1 Ağustos 1914’te) harp ilanından aşağı yukarı 16-17 saat sonra, 2 Ağustos 1914’te” gizlice imzâ edilen İttifâk Muâhedesiyle harbe sürüklemiştir… Tam da Beynelmilel Siyonizmin pl̃anladığı gibi!
Osmanlı Hük̃ûmetinin, tek başına Enver Paşa’nın irâdesiyle Har̃be girdiği iddiâsına inanılabilir mi?
Erden, dîğer taraftan, Paris’ten Tih Sahrasına kitabında olduğu gibi, İsmet İnönü’nde de, tahrîfk̃âr bir noktainazarla, Osmanlı’nın 1. Cihân Har̃bi’ne dâhil olmasının baş, hattâ tek mes’ûl̃ü olarak Enver Paşa’yı (İsmâil Enver; 1881 – 4.8.1922) gösteriyor:
“…Genç bir Erkân-ı-Harp zabiti -Almanya’nın muzaffer olacağına inanan, büyük enerji ve cesaret kaynağı olan, ölüm korkusu nedir bilmiyen, atılgan ve çelik iradeli bir lider olan, büyük Moltke’nin: ‘Önce tartmak, sonra atılmak’ tavsiyesini hiçe sayan bir Erkân-ı-Harp zabiti- Almanlarla beraber harbe atıldı. ‘Birinci Dünya Harbi, sadece tarafsız kalmakla, Osmanlı Devletine iki asırdır beklediği kurtuluş fırsatını vermiş iken’ bu kurmay subayının teşhis hatası ve yanlış inancı yüzünden Osmanlı İmparatorluğu dünyanın üçte ikisine karşı harbe girdi.” (Erden, İsmet İnönü 1952: 227-228)

(Ahmet Emin Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim; Cilt 1: 1888-1918, İstanbul: Yenilik Basımevi, 1970, s. 67)
Ahmet Emin Yalman, Hâtırât’ında, Sabataî Cemâatinin hissiyâtına tercüman olarak, Enver ve Cemâl̃ Paşalar’a “Hürriyet mücâdelesinin kahramanları” sıfatını yakıştırıyor… Onlar için “hürriyet”, bizim için esâret!
***
Yine iddiâsına nazaran, bütün İttihâd ve Terak̆k̆î de, İttihâdcı liderler de onun irâdesine râm imiş:
“Osmanlı Devletinin mukadderatını İttihat ve Terakki Cemiyeti; İttihat ve Terakki Cemiyetini, İttihat ve Terakki Merkezi umumîsi; Merkezi umumîyi ‘Üçler’; Üçler’i de Harbiye Nazırı Enver Paşanın kuvvetli iradesi sevk ve idare ediyordu.” (Erden, İsmet İnönü 1952: 59)
Bu iddiâ, açıkça, müellifin kendisinin de dâhil olduğu ve Maçedônya Risôrta Locası’nda têsîs edilen İttihâd ve Terakkî’nin içyüzünü ve arkasındaki Siyonizmi kamufle etmiye mâtûftur. Zâten müellifin, bütün bu eserlerinde, Siyonizmin ve Masonluğun faâliyetlerinden tek kelimeyle dahi bahsetmemesi, onun ne kadar hak̆îkat̃siz, ne kadar tahrîfk̃âr bir müellif olduğunu anlamak için k̃âfîdir!
Hâl̃buki, evvelki neşriyâtımızda da def’alarca işâret ettiğimiz gibi, Sabataî Mason Üstâdı Celil Layiktez (İstanbul, 16.2.1935 – a.y., 29.6.2020, Bülbülderesi Mez.), İttihâdcı iktidârı hakkında şu tesbîtte bulunur:
“(31 Mart) Ayaklanması bastırılmış, 27 Nisan 1909 günü Abdülhamid tahttan indirilmiş, parlamenter rejim kurtarılmıştı. İttihat ve Terakkî ile birlikte Masonluk iktidar oldu… Devlet, 1918’e kadar bir Mason Devleti hüviyetinde kal[dı]… Gericiler de, sonsuza dek Masonluğu düşman olarak bellediler.” (Celil Layiktez, Türkiye’de Masonluk Tarihi, Cilt 1: Başlangıç, 1721-1956, İstanbul: Yenilik Basımevi, 1999, ss. 111 ve 115)
Tabiî, Türkiye’deki Masonluk târihi hakkında pek mühim neşriyâtta bulunmuş olan Layiktez’in bu tesbîti noksândır:
“İttihad ve Terak̆k̆î ile birlikte Masonluk, Sabataîlik ve onların arkasındaki Siyonizm ik̆tidâr oldu!” demesi l̃âzımdı…
Erden, Milletimize -mensûb olduğu şeytânî Komitayle berâber- hadsiz hesâbsız zarar vermiş mezk̃ûr şahsı överken de, kaleminden ikiyüzlülük akmaktadır:
Devletimize baş kaldırarak dağa çıkan, meşrû Hükümdârı şiddet yoluyle devirmiye çalışan, Siyonist Neue Freie Presse gazetesine, hâinâne: “Abdülhamidin istibdat idaresine son vermek için dağa çıktım!” beyânâtını veren bu adam, “genç, cengâver ve hürriyet kahramanı” imiş ve “1908’de hürriyet mücadelesi için dağa çıkmış”! (Erden, İsmet İnönü 1952: 60)
Hük̃ûmete karşı, alçakça, -Harbiye Nâzırı Hüseyin Nâzım Paşa’nın (1848 – 23.1.1913) şehîd edildiği- “Bâb-ı Âlî Baskını”nı tertîb ettiği zamân, “Talât beyin ve arkadaşlarının önünde, at üstünde, ihtilâl sancağı gibi giderken” “güzel, sevimli, nurlu” imiş! (Erden, İsmet İnönü 1952: 64)
Ve birkaç sayfada da, Medîne’ye seyâhatinden falan bahsederek onun “dîndârlığını” isbât etmiye çalışıyor! (“Enver Paşa dindardı”, s. 65 ve ss. 64-66) Dîğer taraftan, bunlar birer fazîletmiş gibi, onu ceberût bir kumandan ve idâreci olarak târif ediyor:
“Enver Paşa çok otoriterdi ve ‘kendisinden korkulan adam’ dan, istisnasız olarak, herkes korkardı. Enver paşa: ‘Bizi sevsinler ne demek? Yeter ki bizden korksunlar’ derdi ve kendisi kimseden korkmazdı. […]
“Enver Paşa, harp esnasında, teftiş ettiği Kırklareli hastahanesini fena bulmuş, hastahane baş hekiminin askerî nisbetini kesmiş ve aynı hastahanede hademe olarak kullanılmasını emretmişti. […]
“Enver Paşa Medine seyahati esnasında demişti ki: ‘[…] Kanuna en çok riayet eden nezaret, Harbiye Nezaretidir. Çünkü ne yapmak istiyorsam onun için bir kanun yaptırırım. Böylece yapılan her şey, kanunî olur.’ ” (Erden, İsmet İnönü 1952: 68-69) Nitekim, Mustafa Kemâl de öyle yapıyordu…