Bazı filmler bir hikâye anlatır. Bazı filmler ise tarihin üzerine tutulmuş bir kamera gibidir. Gillo Pontecorvo’nun 1966 tarihli Cezayir Savaşı (La battaglia di Algeri) filmi ikinci gruba giriyor. Film, Fransa’nın Cezayir’deki sömürge yönetimine karşı yürütülen bağımsızlık mücadelesinin özellikle 1956-1957 yıllarındaki Cezayir Savaşı’nı anlatırken sinemayı tarih, hafıza ve siyaset arasında güçlü bir araca dönüştürüyor. Filmin üzerinden altmış yıl geçmiş olmasına rağmen ortaya koyduğu meseleler bugün hâlâ canlıdır. Çünkü Cezayir Savaşı sadece Fransız ordusu ile Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (Front de Libération Nationale / FLN) arasındaki çatışmayı anlatmıyor. Bir halkın kendi geleceğine karar verme arzusunu, sömürge düzeninin gündelik hayattaki görünümünü, şehirlerin nasıl savaş alanına dönüştüğünü ve bağımsızlık talebinin nasıl bir siyasi kimliğe dönüştüğünü gösteriyor.
Filmin belki de en çarpıcı anlarından biri, bu mücadelenin bütün anlamını birkaç kelimeye sığdırıyor. Fransız askerlerinin göstericilere yönelttiği soru nettir: “Ne istiyorsunuz?” Cevap ise bundan daha da nettir: “İstiklal!” Bu tek kelime, filmin yaklaşık iki saatlik anlatısının özeti gibidir. Çünkü Cezayir halkının talebi, sömürge yönetimi altında daha iyi koşullar elde etmekten ibaret değildir. Talep, kendi ülkesinin kaderine kendisinin karar vermesidir. Filmdeki bu sahne sadece Cezayir’e ait değildir. Afrika’nın farklı bölgelerinde sömürge yönetimlerine karşı yükselen bağımsızlık taleplerinin siyasi dilidir.

132 yıllık sömürge dönemi
Cezayir’in modern tarihini anlamadan filmi anlamak mümkün değildir. Osmanlı toprağı olarak üç yüzyılı aşkın bir dönem geçiren Cezayir, 1830 yılında Fransa tarafından işgal edildi. Fransız birlikleri 14 Haziran 1830’da Sidi Fredj kıyılarına çıktı. 5 Temmuz’da Cezayir Dayısı Hüseyin Paşa (Denizli doğumlu) teslim anlaşmasını imzaladı. Böylece Cezayir’in Fransız sömürge dönemi başladı. Ancak işgal, Cezayir toplumunun direnişiyle karşılaştı. Emir Abdülkadir’in 1832-1847 yılları arasındaki mücadelesi bu direnişin en önemli örneklerinden biriydi. Fransız hâkimiyeti ilerleyen yıllarda ülkenin siyasi, ekonomik ve toplumsal yapısını köklü biçimde değiştirdi. Toprakların el değiştirmesi, Avrupa’dan yerleşimcilerin gelmesi ve Müslüman Cezayirliler ile Avrupalı yerleşimciler arasındaki eşitsizlikler sömürge düzeninin temel özelliklerinden biri hâline geldi.
Bu nedenle Cezayir’deki bağımsızlık mücadelesini 1954’te başlayan bir savaş olarak görmek eksik olur. 1954, uzun bir sömürgecilik ve direniş tarihinin yeni bir aşamasıdır. II. Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlık talepleri daha güçlü biçimde ortaya çıktı. 8 Mayıs 1945’te Avrupa’da savaşın sona ermesi kutlanırken Cezayir’de Sétif, Guelma ve Kherrata’da yaşanan olaylar, Fransız sömürge yönetimi ile Cezayir toplumu arasındaki gerilimin boyutunu gösterdi. Cezayir’in bağımsızlık tarihi açısından bu olaylar önemli bir kırılma noktası oldu. Dokuz yıl sonra, 1 Kasım 1954’te FLN’nin silahlı ayaklanmayı başlatmasıyla Cezayir Savaşı’nın yeni aşaması başladı. Artık mesele reform talebinden bağımsızlık talebine doğru ilerlemişti.

Sömürge düzeninin şehirdeki izi
La battaglia di Algeri filmi tam da bu noktada devreye giriyor. Film, 1954’te başlayan bağımsızlık savaşının tamamını anlatmıyor. Özellikle başkent Cezayir’deki mücadeleye ve 1956-1957 dönemindeki gelişmelere odaklanıyor. Bir tarafta Fransız ordusu, diğer tarafta FLN’nin şehir yapılanması vardır. Pontecorvo’nun anlatımında Cezayir iki farklı dünyaya ayrılmış gibidir. Bir tarafta Avrupalıların yaşadığı, Fransız sömürge düzeninin modern yüzünü temsil eden şehir vardır. Diğer tarafta ise dar sokakları, yoğun nüfusu ve kendine özgü toplumsal yapısıyla Kasbah bulunur. Filmde bu mekânsal ayrım bir dekor değildir. Sömürge düzeninin şehir üzerindeki izidir.
Albay Mathieu ise gerçek bir Fransız generali değildir. Jean Martin’in canlandırdığı bu karakter, birden fazla Fransız karşı-ayaklanma subayının özelliklerini birleştiren kurgusal bir karakterdir. Mathieu özellikle General Jacques Massu ile ilişkilendirilse de, filmin gerçek FLN komutanlarından Saadi Yacef, karakterin kendisine daha çok Marcel Bigeard’ı hatırlattığını belirtmiştir. Buna karşılık filmin FLN tarafındaki en önemli karakterlerinden El-Hadi Jaffar, gerçek bir kişinin izlerini taşır. Bu karakteri canlandıran kişi de sıradan bir oyuncu değil, Cezayir Savaşı sırasında Cezayir Özerk Bölgesi’ndeki FLN'nin önde gelen askeri komutanlarından Saadi Yacef’in kendisidir. Yacef, Fransızlar tarafından tutuklu bulunduğu sırada kaleme aldığı Souvenirs de la Bataille d’Alger adlı anılarını 1962’de yayımlamış ve bu eser daha sonra filmin temel kaynaklarından biri olmuştur. Bağımsızlığın ardından Yacef, Casbah Films aracılığıyla filmin yapımcılarından biri olmuş ve kendi savaş deneyimlerinden esinlenen El-Hadi Jaffar karakterini canlandırmıştır.
FLN’nin şehir içindeki faaliyetleri, bombalı saldırılar ve suikastlar üzerinden yürütülen mücadele ile Fransız ordusunun buna karşı uyguladığı operasyonlar filmin temel çatışmasını oluşturuyor. Film, şiddeti romantikleştirmekten ziyade iki tarafın yöntemlerini ve bunların toplum üzerindeki sonuçlarını göstermeye çalışması bakımından da dikkat çekiyor. Özellikle Fransız ordusunun Albay Mathieu komutasındaki operasyonları filmin önemli bölümlerindendir. Tutuklamalar, sorgulamalar ve işkence yöntemleri üzerinden sömürge yönetiminin güvenlik politikaları gösterilmektedir.
Bağımsızlığa giden yol
Cezayir Savaşı, başkentte yaşanan şehir çatışmalarından ibaret değildi. Ülkenin farklı bölgelerinde devam eden mücadele, uluslararası diplomasi ve Birleşmiş Milletler’deki tartışmalarla birlikte ilerledi. 1958’de Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti’nin kurulması bağımsızlık hareketinin uluslararası meşruiyet arayışında önemli bir aşamaydı. Cezayir meselesi de aynı dönemde uluslararası gündemde daha görünür hâle geldi. Fransa açısından savaş giderek daha ağır bir siyasi meseleye dönüştü. Sonunda 18 Mart 1962’de Évian Anlaşmaları imzalandı ve 19 Mart’ta ateşkes yürürlüğe girdi. 1 Temmuz’daki kendi kaderini tayin referandumunda bağımsızlık ezici çoğunlukla kabul edildi. Cezayir bağımsızlığını 5 Temmuz 1962’de ilan etti. Böylece 132 yıllık Fransız sömürge dönemi sona erdi.
Türkiye’nin Cezayir’le ortak tarihsel hafızası
Diğer yandan Cezayir tarihinin Türkiye açısından ayrıca önemli bir boyutu bulunuyor. Türkiye ile Cezayir arasındaki tarihsel bağ, Fransız sömürge döneminden çok daha geriye gidiyor. Osmanlı hâkimiyetinin Cezayir’de tesis edilmesiyle birlikte iki coğrafya arasında üç yüzyılı aşan bir siyasi ve tarihsel bağ oluştu. Bu dönem 1830’da Fransa’nın Cezayir’i işgaliyle sona erdi. Bu nedenle Cezayir’in Fransız sömürgeciliğinden kurtuluşu, Osmanlı coğrafyasında da yakından takip edilen bir süreçti.
Türkiye, Cezayir’in bağımsızlığını kısa sürede, 31 Temmuz 1962’de, tanıdı. Türkiye’nin Cezayir Büyükelçiliği ise 30 Haziran 1963’te açıldı. Bununla birlikte bağımsızlık sonrasındaki Türkiye-Cezayir ilişkileri uluslararası sistemin koşullarından bağımsız değildi. Soğuk Savaş döneminde Türkiye Batı blokunda yer alırken Cezayir Bağlantısızlar Hareketi’nin öncü ülkelerinden biri olarak farklı bir dış politika çizgisi izledi. Bu durum ilişkilerin seyrini etkiledi.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ilişkilerde yeni bir dönem başladı. 2006’da imzalanan Dostluk ve İşbirliği Anlaşması, siyasi ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi bakımından önemli bir dönüm noktası oldu. Sonraki yıllarda üst düzey karşılıklı ziyaretler ve ekonomik ilişkiler arttı. Dolayısıyla Cezayir ile Türkiye arasındaki ilişkiyi günümüzdeki diplomatik ve ekonomik bağlarla açıklamak mümkün değildir. İki ülkenin hafızasında Osmanlı dönemi, Fransız sömürgeciliği, Cezayir’in bağımsızlık mücadelesi ve bağımsızlık sonrası uluslararası sistem gibi farklı tarihsel boyutlar bulunmaktadır.
Sinema neden önemli?
Pontecorvo’nun filmi 1966’da, yani Cezayir’in bağımsızlığından yalnızca dört yıl sonra çekildi. Bu zamanlama filmin önemini daha da artırıyor. Film, Cezayir’in yakın tarihindeki mücadeleyi uluslararası sinema izleyicisinin gündemine taşıdı. Üstelik bunu klasik bir savaş filmi estetiğiyle yapmadı. Siyah-beyaz görüntüler, büyük ölçüde profesyonel olmayan oyuncular, gerçek mekânların kullanılması ve haber filmi hissi veren kamera kullanımı filme belgesel havası kazandırdı. Buna karşılık filmin müziği bilinçli bir kurgu unsuru olarak öne çıkıyor. Pontecorvo, İtalya’daki yasal zorunluluk gereği besteyi Ennio Morricone ile birlikte yazdı. Sürekli tekrar eden davul temaları, görüntülerin belgesel soğukluğuna gerilim kattı. Bu nedenle izleyici, zaman zaman bir sinema filmi değil, yıllar önce kaydedilmiş görüntüler izlediği hissine kapılıyor.
Bu tercih filmin politik etkisini de artırdı. Çünkü Cezayir Savaşı, sömürgeciliği tarih kitaplarının anlatacağı bir geçmiş olarak değil, insanların gündelik hayatlarını biçimlendiren bir sistem olarak gösteriyor. Bir sokağın kimin kontrolünde olduğu, insanların nerede yaşayabildiği, kimlerin hangi mahallelerde hareket edebildiği ve güvenlik güçlerinin hangi yöntemleri kullandığı gibi ayrıntılar sömürge düzeninin soyut bir kavram olmadığını gösteriyor.
Filmin kendisi de bu politik gerilimin bir parçası hâline geldi. Fransız hükümeti filmi resmen bir yıl süreyle yasakladı. Yasak kalktıktan sonra bile OAS’ın (Fransız aşırı sağ paramiliter örgütü) bomba tehditleri ve gazi derneklerinin baskısı yüzünden hiçbir dağıtımcı filmi göstermeye yanaşmadı. Film ancak 1970’te dağıtım izni alabildi ve fiilen 1971’de Fransa’da gösterime girebildi. Bu gecikme, filmin altmış yıl sonra bile taşıdığı güncelliğin aslında ilk günden beri var olduğunu gösteriyor. Film bu yönüyle sömürgecilik üzerine yapılmış en önemli sinema çalışmalarından biri hâline gelmiştir.
Beyaz perdeden tarihe bakmak
“Beyaz Perdede Kara Kıta” serisinin amacı da biraz burada ortaya çıkıyor. Afrika’yı yalnızca savaşlar, yoksulluk veya egzotik görüntüler üzerinden anlatan filmlerden farklı olarak Cezayir Savaşı gibi filmler, kıtanın siyasi tarihini kendi mücadeleleri üzerinden düşünmemizi sağlıyor.
Cezayir halkının hikâyesi, 1830’da başlayan işgalle şekillendi. Emir Abdülkadir’den Sétif’e, FLN’den Cezayir Savaşı’na uzanan uzun bir mücadele sonunda bağımsızlık geldi. Ancak bu hikâyenin merkezinde değişmeyen bir talep vardı: Kendi ülkesinin geleceğine kendisinin karar vermesi.
Bu yüzden, başa dönersek, filmin o kısa diyaloğu hafızada kalıyor:
Fransız: “Ne istiyorsunuz?”
Cezayirli: “İstiklal!”
Cezayir Savaşı, sömürgecilik, bağımsızlık mücadeleleri ve siyasal şiddetin sinemadaki temsili açısından günümüzde de önemini koruyor.