Kalın bir dosya ile İstanbul’a gitmiştim. Dosyanın içerisinde hikâyeler, deneme yazıları, bir roman taslağı, bir de arada sırada yaptığım çizimler ve desenler vardı. Gazetenin idarecisi dosyayı bana verip, “Seni şu adrese, İslam Yaşar’a göndereceğim. O bir incelesin, hakkındaki kanaatini bildirsin; biz de ona göre hareket edelim,” dedi.
Ben de gittim. Sağ olsun İslam Yaşar beni birkaç gün misafir etti; yazdıklarıma, çizdiklerime baktı. Sonra dosyanın üzerine, “Değerlendirilmesi gereken bir arkadaştır,” diye bir not yazdı. O notla gazeteye dönüp durumu beni gönderen yöneticiye gösterdim. O ise bana, “İyi bir gazeteci, iyi bir yazar önce sokaklarda olmalı, gazete dağıtmalı. Seni gazete dağıtımına vereceğiz,” dedi. “Peki” dedim... Birkaç ay yağmurda, soğukta gazete dağıttım.
Daha sonra, “İyi bir gazeteci ve yazar çaydan anlamalı, hadi seni çay ocağına vereceğiz; bütün gazetenin çayına sen bakacaksın,” dediler. Tek başıma koca binanın bütün personeline çay yetiştiriyordum; üstelik asansör de yoktu, 5. ve 6. katlara koştura koştura çıkıyordum. Gelen giden de çok oluyordu, misafirler eksik olmuyordu.
Neticede daha sonra yazı işlerine geçtim ama çay ocağında bulunduğum dönemde de asla yılmadım. Boş kaldığım zamanlar, özellikle hafta sonları röportaj ve haber yapmaya çalışıyordum. Gazetenin verdiği para ancak boğaz tokluğuna yettiği için yememden içmemden kısarak, hatta bol bol yaya yürüyerek bir birikim yaptım ve ilk fotoğraf makinemi aldım: Zenit marka... Hiç unutmuyorum; o gün sanki bütün dünya benim olmuştu. Elimde tutmaya kıyamıyordum, dakikalarca hiç kıpırdamadan makineye öylece baktığımı hatırlıyorum.
Makineyi alırken çok nefis bir gazeteci çantası görmüştüm ama çok pahalıydı. Param ancak makineye yettiği için fotoğraf makinesini bildiğimiz bir poşetin içerisine koyup öyle dolaşıyordum; yeter ki bir şey yakalayıp çekebileyim... O çantayı Sirkeci’den her geçişimde, fotoğraf malzemeleri satan o mağazanın vitrininde görürdüm ve gözüm hep ona takılırdı. Sanki o çantayla aramızda bir bağ kurulmuştu. Aylar sonra para biriktirip o çantayı nihayet aldım. Halen de bende durur, alabilmiş olmama çok sevinmiştim.
Tabii o çantayı almadan önce, makineyi poşete koyup dolaştığım zamanlarda kendime bir konu bulup —gazetedekilere de haber vermeden, çünkü inat etmiştim kendimi göstereceğim diye— röportajlar yapmaya başladım. Cumartesi günleri öğlene kadar çalışıyorduk. İşten çıkar çıkmaz koşturuyordum; hatta önceden gideceğim yerlerin telefonlarını bulup randevu alıyordum.
Mesela hiç unutmuyorum, benim için büyük bir heyecandı: Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nde Haluk Kurdoğlu ile röportaj yapmıştım. Elimde poşet, poşetin içerisinde fotoğraf makinesi... Bir de yine büyük sıkıntılar çekerek edindiğim, küçük bir Sharp el kasetçalarım vardı; ses kaydı yapıyordu. Poşetin içerisinden bunları çıkarınca Haluk Kurdoğlu’nun o halime çok olgun ama hafifçe tebessüm ederek baktığını hiç unutmuyorum.
Konum da şuydu: “Sizce en mükemmel hayat nasıl bir hayattır?” Üzerinden yaklaşık 45 sene geçmiş olmasına rağmen dün gibi aklımda... Sordum, o da cevaplar verdi.
Hatta o zaman yine çok ünlü bir psikolog, Prof. Dr. Adnan Ziyalar’dan randevu almıştım. Gazetede kimseye yakalanmadan, müsait bir yerden arayıp randevuyu koparmıştım. Yine bir cumartesi günü işten çıkıp yanına gittim. O da şöyle bir baktı; belli ki karşılarındaki gariban biri... Poşetin içinde fotoğraf makinesi ve küçük bir teyp... Ama o da büyük bir olgunlukla sorduğum sorulara cevap verdi. Zaten gittiğim yerlerde “Tasvir gazetesinden geliyorum, orada çalışıyorum,” diyordum. O dönem 12 Eylül askeri darbesi Yeni Asya gazetesini kapatmış, yerine Tasvir gazetesini çıkarmaya başlamışlardı. Onlar da “Orada çalışıyorsun ama ne iş yapıyorsun?” diye sormuyorlardı. Sorsalar mecburen “Çaycıyım” diyeceğim! Ama sormadıkları ve elimde makineyi gördükleri için rahatlıkla röportajımı yapıyordum.
Sonra sokağa çıktım, aynı soruyu sokaktaki insanlara da sordum. İstanbul Üniversitesi’nin arka tarafında öğrencilerin takıldığı bir kıraathane vardı, yine bir cumartesi gazeteden çıkıp oradaki gençlere de sordum.
İşin enteresanı, beklediğim cevabı çoğundan almıştım. Haluk Kurdoğlu’ndan, Prof. Dr. Adnan Ziyalar’dan ve öğrencilerin bir kısmından tam da duymak istediğim yanıtı aldım. “Sizce en ideal hayat nasıl bir hayattır?” diye sorduğumda, ideal hayatın “inançlı bir hayat” olduğunu söylediler. Bu beni çok mutlu etmişti. 80’lerin Türkiye’sinde böyle bir cevabı bir tiyatro sanatçısından, bir psikoloji profesöründen almak çok güzel bir duyguydu. Öğrencilerden de bu cevabı verenler olmuştu.
İşte o naylon poşetin içinde fotoğraf makinesi ve teyple röportaja gittiğim anlar, evde o gazeteci çantasını her gördüğümde —hatta görmesem bile— hep aklıma gelir. Bugün de yine aklıma geldi.
Peki o röportaja ne mi oldu? Eve gidip ses kaydını deşifre ettim, yazıya döktüm. Sonra alıp gazetede cumartesi sayfasını düzenleyen editöre götürdüm. Okudu, çok memnun kaldı ve o cumartesi sayfasını tamamen benim çalışmama ayırdı. İlk röportajım da bu vesileyle yayınlanmış oldu.